
Bekir Coşkun yine inciler savurmuş, boşa kürek çekerken.
Kendisine mektup yazdım ama anladım ki bir nebze de olsa halimizi anlamamış..
Devam ediyor saldırganlığa…
Diyor ki;
Şeriatçı; türbanı zorunlu saydığı gibi, kafasının içinde tüm şeriat hükümlerini zorunlu sayar.
Çağdaş hukuk, insan hakları, kadının özgürlüğü ve eşitliği, modern yaşam kuralları, şeriatçıya uymaz.
Şeriatçı; türbanı-tesettürü vazgeçilmez sayıyorsa, onun dünyasında gizli gizli daha nice vazgeçilmezler vardır…
Cahil cehaleti denmez mi bu satırlara ?
Ona göre inançlı insanların ve başörtüsü takan eşlerin veya evlatlarımızın hepsi şeriatçı, hepsi çağ dışı…
Ey kürek mahkumu Bekir efendi,
Siz kimsiniz ki, beni , eşimi, ailemi , çevremi tanımadan yargılıyor ve çağdaş hukuku, insan haklarını, kadın özgürlüğünü , eşitliğini, modern yaşam kurallarını anlayamadığımızı varsayarak damgalıyorsun?
Asıl hukuk tanımayan, insan haklarını bilip , saygı göstermekten aciz (bakınız ben kadın-erkek diye sınıflamıyorum bu zat gibi), hayata tek pencereden bakıp sadece bir noktayı gören, ufku çok dar biri olan varsa o da sizsiniz.
Zaten öyle olduğunuz için de ömür boyu boşa kürek çeken bir mahkum olarak kalmanız da son derece uygundur.
Bekir efendinin bilmediğimiz bir yönünü de bu yazısı ile öğrenmiş bulunuyoruz.
Oturduğu kaşanesinden insanların beynini okuma yeteneğine sahipmiş.
Bu ne büyük öngörüdür veya bir ayrıcalıktır ki bu zat bizim dünyamızdaki nice vazgeçilmezleri “şıp” diye anlayıveriyor.
Demek böyle işkembeden sallamak bazılarını kürek mahkumu yapıyor.
Şimdi ben bu beyefendinin seviyesine inip eşine, aile efradına, akrabasına bu tür şeyler söylesem hoş olur mu?
Veya kafasından geçmediği halde geçmiş, düşünmüş varsayarak ahkam kessem bana yakışır mı?
Hoş, ölmüş köpeği üzerinden bile prim yapmayı marifet sananları kaale almamak gerekir.
Ama gelin görün ki bu bey, tekelleşmeyi kendine ilke edinmiş bir medya grubunda ve de kendini en büyük ilan eden bir gazetede oturmuş bir köşeye , kendini alemin kralı ilan etmiş, buyurdukça buyuruyor, veryansın ediyor kendince.
Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek demiştim yine tekrarlıyorum.
İster sesimi duysun ister duymasın, ister mektubuma cevap versin ister vermesin ben de kendi doğrularımı savunurum elbet.
Bekir beyin yazma , düşüncelerini ifade hakkı var deniyor ise benim de haklarım var…
Doğrularım bana aittir.
Birilerinin bana dayatmaya çalıştığı düşünceleri, giyim şekillerini, yaşam tarzını kabul etmek ve uymak zorunda değilim.
Kendi iç dünyamda huzur bulduğum hiçbir şeyden , Bekir efendi istedi diye vazgeçmem.
Evet bir noktada haklı belki…
Vazgeçilmezlerim var.
Ama onun kafasında ürettiği türden vazgeçilmezler değil.
Vatanımdan, dinimden, dilimden vazgeçemem.
Doğruluktan, iyilikten, bana yaradılışımda verilen yüksek değerlerden vazgeçemem.
Gün geçtikçe azgınlaşan bir dünyanın parçası olmayı değil, daha aydın, daha temiz, daha ahlaklı, daha güzel ve daha hür bir dünyanın parçası olmak düşüncemden de vazgeçemem.
İnsanları baskılarla sindirme, eziyet etme, savaş, başkalarının sırtından zengin olma, köleleştirme yolunda gidenlerden değil,
Hakça paylaşıma inanan , savaş karşıtı, insanların haklarına saygılı , barış ve huzur içinde mutlu bir yaşam yolunda yürüyenlerden olma fikri ve iradesinden de vazgeçmem.
Dünyanın dört bir yanında kan ve barut kokuları altında inleyenlerin çığlıklarına duyarsız kalan, para, petrol ve tahakküm aşkı ile kan dökmeyi ilke edinenlere saygı duyan, ezilene, haksızlığa uğrayanlara el uzatmayan, inançlara saygı göstermeyen bir insan olamam.
Beni ben yapan, çok kısa bir özetle Allah’ın hoşnut olacağı özelliklerimden asla vazgeçemem…
Ben, benim, eşim de kendisi.
Eşimin dünya görüşü ile benimki birebir uymayabilir.
Hayata bakışlarımız aynı olsa da , olmasa da bu hal, birlikteliğimizi sürdüremeyeceğimiz anlamına gelmeyeceği gibi benim başörtüm eşimin kimliği de değildir. Zira her ikimizin de devletçe verilen kimliklerimiz mevcuttur.
***
Bakınız daha ne cevherler çıkıyor ortaya:
“Türbanlı eş bir kimliktir.
O kimlik; cumhuriyeti istemez...
Laikliği beğenmez...
Atatürk'ü sevmez...”
Gördünüz mü biz neymişiz?
Nasıl da çözmüş bizi bilmeden, görmeden…
Bekir efendi bizi bir kaynar kazana atmış.
Karıştırdıkça karıştırıp, altına da kalın odunları dizmeyi marifet sayadursun.
Biz kendimizi de biliriz, haddimizi de.
En azından bu bey gibi mahkum filan değiliz.
Boşa kürek de çekmiyoruz.
Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum.
Daha okula başlamadan rahmetli dedeciğimden, babacığımdan öğrendim Atamın kıymetini.
Ne zaman Milli günlerde resmi geçitler olsa, en önde elimizde Türk bayrağını sallayarak tezahürat yapar, ordumuz geçerken ağlardık ailecek.
Okullarda ise bu sevginin nedenlerini niçinlerini öğrendik.
Hepimiz o şuurla büyüdük.
O şuuru evlatlarımıza da verdik. Eğer veremeseydik şimdi ya yurtdışına kaçmış, ülkeyi bölmeye çabalayan, ya Kandil dağında ilkel bir yaşamı seçmiş terörist olurlardı.
Oysa bizim evlatlarımız vatanları için şehit olmaya gözlerini kırpmadan giderler.
Büyüdük, birey olduk…
O bireylerin oyları ile hükümetler kuruldu, anayasalar oylandı.
O bireyler kendi içinden çıkardı vekilleri, cumhur başkanlarını.
Tıpkı savaşı kazanmak için kanlarını verenlerden olduğumuz gibi, yıllarca ekonominin zor zamanlarının çilesini çekenler de bizdik, Bekir efendi gibilerin tahakkümünde olup ezilenler de bizdik.
Sağ veya sol denip vurulanlar da bizdik, başın kapalı deyip aşağılananlar da bizdik.
Oysa siz ve sizin gibiler sadece ahkam kesersiniz.
Siz,
Size sağlanan rahat koltuklarınızda ölü köpek muhabbetleri yapıp (bizi aşağılama hakkınız varmışçasına) kendinizi böyle bir işle görevlendirip yazılar yazarken, sisli ve bozuk bakış açılarınızla, hepimizi bir çuvala doldurup damgalarken, bizi potansiyel suçlu ilan edip, başka ülkelere sürgün etmeyi düşlerken, namusumuza dil uzatmayı marifet sanıp, kendi portföyünüzdeki namus kavramını bizlere empoze etmeye çabalarken, insanların bireysel tercihlerini yok addedip, hepimizi kafanızdaki şablonlara göre soymayı hayal ederken,
Biz,
Bize ait sabır ve hoşgörü içinde, lakin yüreğimiz kavrularak, Rabbımıza dua ederiz.
Zira, biz biliriz ki “dua bir miraç”tır.
Miraç ise yükseliştir.
İşte o sebepledir ki yükselişlerimizdeki kerameti, bizlere ait olan asaleti anlayamıyor ve çılgına dönerek saldırmayı marifet sanıyorsunuz.
***
Bekir Coşkun yazısının sonunda yine ahkam kesiyor ve diyor ki;
Şimdi nasıl oluyorsa "Türbanlı eş kimlik değildir" diyerek o Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı yapmak istiyorlar.
Bir ulusu aptal yerine koyarak.
Türbanlı eş kimliktir...
Kimlik...
***
Türk ulusu aptal değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır.
Olsa olsa Türk ulusu içinde inanan insanların bu yükselişi karşısında kendini çaresiz ve aptal zanneden bireyler olabilir.
Zaten öyle hissettikleri içindir ki ülkemizin daha da gerileri gitmesine sebep olacak darbelere prim verirler, davet çıkarırlar.
Bu ulus,
Kendisini yabancı ülkelerin şövalyesi gibi şövalye zannedip, halkını tanımayan aptalları da içinde barındırıp onlara tahammül etmeyi bilen,
Vakurlu, terbiyeli, sabırlı ama gerektiğinde hak edenlerin yüzüne okkalı bir Osmanlı tokadı atmayı bilen,
Doğruyu ve eğriyi ayırt etme özelliğini de yüzyıllardır koruyagelmiş bir ulustur.
Bu ulusun fertlerinin her birinin, devletin yetkili organlarınca verilmiş kimlikleri vardır ve hep olacaktır. Bundan gurur duyuyoruz.
Bizim kimlikten anladığımız budur.
Sizin bahsettiğiniz ise bizce kimlik değil Allah’a olan inancımız olan dinimizdir.
Çok şükür ki bizim başımızdaki örtü ne gönüllerimizi, ne yüreğimizi karartmıyor.
Çok şükür ki karanlık, örümcek ağları sarılmış bir düşünce yapısına ve vicdanlara sahip değiliz.
Çok şükür ki ülkemizi seven, ilelebet payidar olmasını isteyen, geçmişine bağlı, Atasına sevgili ve saygılı, rejimiyle barışık, askeriyle gurur duyan ve gözünü kırpmadan şehit olacak evlatlar yetiştiren, onurlu, duyarlı bir halkız.
Safralara sahip olsak bile…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder