İnsan hayatında neyle karşılaşırsa karşılaşsın fıtratında ne varsa ona göre davranıyor, o hal üzre yoluna
devam ediyor.
Bazen siz isteseniz de istemeseniz de birşeyler dayatılıyor. Bu dayatma aile büyüklerinizden gelmişse sessizce boyun büküyor, onların
istediğini yapıyorsunuz mecburen. Ama daha sonraları yani artık birey olarak kendi ayaklarınız üzerinde durduğunuzda dayatmalara karşı durabilme şansınız oluyor.
Neden bunları yazmak istedim?
Kendimi keşfetmeye başladığım yaşlardan beri kendimde olan bir özellik dikkatimi çekmişti.
Kalbim bana hep birşeyler fısıldadı.
Bu, bazen karşılaştığım insanlar içindi , bazen olaylar karşısında ne yapmam ya da yapmamam gerektiği hususunda
bir uyarı niteliğindeydi.
Kalbimin beynime gönderdiği sinyal ile aklımın süzgecinden geçenler aynı hizadaysa yani paralellik gösteriyorsa asla zararlı çıkmadım.
Elbette aynı çizgide olmadıkları zamanlarım da oldu. Sonuçta hüsrana uğrayan, üzülen, incinen, manen ve maddeten zararlara uğrayan bendim ve dedim ki işte aklınla
kalbin aynı doğrultuda değildi ve sen buna kulak asmadın, sonuçlarına da katlanmak zorundasın Çiğdem hiç ağlanma..
Nereden nereye geldim. Aslında şunları yazmak istiyordum.
Eski zamanlardan bu günlere kadar yaşadığım süreçte hiç
dinlemediğim şarkıcılar, filmini izlemek istemediğim artistler olmuştu.
Örneğin İlyas Salman, Müjdat Gezen, Kadir İnanır gibi, Selda Bağcan gibi. Filmlerinden
zevk almadım, para verip kaset, plak vb almadım.
Her nedense Ajda Pekkan’ın bile ne plağını aldım zamanında ne kasetini. Bana hep suni gelmişti.
Volkan Konak, Sebahat Akkiraz orta yaşlılığım zamanındakiler. Zevlerimde değil, hislerimde yine değişme olmamış ki bunları
da izlemekten hoşlanmadım, seslendirdikleri cd’leri almayı aklıma bile getirmedim. Çatal bıçak fırlatılan Ahmet Kaya’yı, Kilim ile çıkış
yapan Fatih Kısaparmak’ı severdim. Orhan Gencebay’ı, ara ara Müslüm Gürses’i dinlemekle beraber tercihim hep Türk sanat musikisinden yanaydı.
Uğur Dündar bir zamanlar televizyonun en yakışıklılarındandı, böceklerle(!) uğraşmasını çok anlamlı bulmuyordum.
Reha Muhtar nedense şaklaban gibi görünürdü gözüme.
Pek çok hanım arkadaşım Yaşar Nuri hayranıydı, tek bir gün şu adamın sohbetlerine gideyim diye düşünmedim. (bu
günlerde revaçta olanlar da hiç cazip gelmiyor o ayrı konu)
Fethullah Gülen’i dinleyip salya sümük haline aşık olanlara gülerdim. Hayatıma girmelerine asla izin vermedim. Ne yalan söyleyeyim Necmettin
Erbakan’ın gözlerinin fıldır fıldır olması da her nedense bana güvensizlik duygusu verirdi.
Ecevit’in şairliği ve beyefendiliği hoşuma giderdi ama süklüm püklüm halleri son derece rahatsız ediyordu.
Demirel ile bir
kaç defa aynı ortamda bulunmama, kendisiyle tanışıp sohbet etmeme rağmen itici gelen yanları vardı.
Tansu Çiller dayatılan barbie bebek , Mesut Yılmaz güvensizlik
abidesi gibi gözükürdü gözüme.
Kenan Evren ve yandaşlarını yazmak bile zûl geliyor inanın. Zira 1960 darbesini bilfiil yaşamışım. Babamı hapsetmişlerdi suçsuz
iken. Çocukluğumun en acı hatırası 60 ihtilalidir benim.
Babam uzun süre suçsuz bulunduğu halde görevine iade edilmemiş, ekmeğimizi temin edebilmek için kapı
önünde oyuncak satmıştı uyduruk bir tahta tezgah yaparak.
O zamandan beri darbe, ihtilal kelimeleri bana hep kötü durumları, hep ayrılık, hep acıyı çağrıştırmıştır.
Özal’ın ses tonu hoşuma giderdi. Yumuşak, ikna edici. Ama gel gör ki Semra hanım ve gözü doymayan kızı yüzünden
Özal’a acır bile olmuştum o yıllarda.Öldürüldüğünü düşündüm her zaman.
Tıpkı “üşüyorum” derken yüreğimi
titreten Muhsin başkanın göz göre göre öldürüldüğü gibi.
Kemal Derviş denilen ithal bakanın bir gecede çıkarttırdığı kanunları, pijamasıyla Başbakan karşılayan, istediğim
zaman hükümet yıkar, istediğim hükümeti kurdururum diyen medya patronlarını, gazeteciyim diye geçinen iş takipçilerini,her yöne kaykılanları, yağdanlıkları,
yalamaları gören, çalıştığım iş yerinde rüşveti ilgili belediye başkanına çuvalla götürenleri izleyen ama hiç bir şey yapamayan
sade bir vatandaştım ben.
Birilerinin göbeğini kaşıyan dediği, koyun diye tanımlanan bilmem kaç milyondan biri idim.
Oysa ne makarna getirenim olmuştu, ne bize
oy ver diye kapıya gelenim.
Ha yalan demiyeyim, Maltepe’de ikamet ettiğim yıllarda Saadet partili bir kaç hanım kapıma karanfil getirmişti. O kadardır hepsi.
Şimdi, yani 61 yaşımı bitirmeme az kalmış iken ;
Ülkemin maruz kaldığı ihtilalleri, muhtıraları, e muhtıraları , darbe ve darbe teşebüsslerini görmüş, sokakları
mahveden çöp dağlarını, çöplüklerin metan sıkışması ile patladığı zamanları, sağ sol çatışmalarını, yolsuzlukları,
yağ kuyruklarını ve tankerden su alabilme kuyruklarını bilfiil yaşamış, pkk denilen azgınlar sürüsünün vermiş olduğu zararları yüreğinde
hissetmiş, Gaffar Okkan için günlerce gözyaşı dökmüş, üniversite finallerimde baş örtülü bir hanıma yapılan zulme karşı çıktığım
için sınavları yok sayılmış, hatta irticacı diye fişlenip kaydı silinmiş , Çevik Bir ve şürekasının hışmından nasibini almış,
evinin kapısına dev sol tarafından bomba asılmış, zor ama gerçekten zor zamanlar geçirmiş biri olarak geldiğim bu yaşta, kalbimin ve beynimin ne denli doğru çalıştığını
görmekten mutluyum.
Tarihleri alt alta yazdığınızda Türk siyasi tarihinin özetini görmek mümkündür. (alta 1960 yılından itibaren olanı
koyuverdim görürsünüz) Ama birey olarak neler yaşadığınızı, ülkenin ne zor günlerden geçtiğini ancak ve ancak o ülkede her gün yaşayan,
haksızlıkları, bin türlü oyunu çaresizlik içinde izleyerek, zorluklara göğüs gererek ayakta kalmaya çalışanlar en iyi bilir.
Uzaktan bakanlar farklı
algılarla yanılabilirler. Yaşadıkları ülkelerle mukayese edip, beklentilerini farklı boyutlara taşıyabilirler, dolduruşa da gelebilirler. Herkes kendinden sorumlu.
İşte bu özetin özetini yazdığım yaşam sürecimde kalbimin ve aklımın “öte dur, bunlara yaklaşma” deyip
beni uyardığı insan suretlerinin bu günlerde hangi pozisyonları aldığını, öz vatanımda beni, bizleri parya gibi görüp kendilerini bir halt zannedenlerin son
on beş yılda içine düştükleri acınası durumu, hainliklerini, bu vatanın ekmeğini yiyip, bizlerin sırtından bir yerlere gelen ama düşmanlık etmede
gözünü kırpmadan davrananları görünce kendimle yine, yeniden bir kez daha gurur duyuyorum.
Vatanımı, bayrağımı, inancımı seviyorum.
Anadolu’yu bize yurt yapanları seviyorum.
Şanlı tarihimi seviyorum.
Kıblemi,
yönümü, yolumu seviyorum.
Bu değerlere sahip çıkanları seviyorum.
Bu duyguları taşıyan herkese selam olsun
Çiğdem Altınöz
Türk siyasi tarih kronolojisinden bir bölüm :
1960 Ordu darbeyle Demokrat Parti’yi iktidardan düşürdü.Orgeneral Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı oldu.
1971 Ordu birkez daha iktidara el
koydu.
1974 Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti.Kıbrıs’taki Enosis yanlısı Samson Darbesi üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri adanın kuzeyini işgal etti.
1980
Kenan Evren’in askeri darbesi.
1983 Siyasi partilere izin veriliyor.Seçimleri Turgut Özal’ın Anavatan Partisi kazandı.
1999 Terörist başı Abdullah Öcalan Kenya’da
yakalanıp Türkiye’ye getirildi.
2002 AKP seçimlerden birinci parti olarak çıktı.
2005 Avrupa Birliği’yle tam üyelik görüşmeleri başladı.Ancak
görüşmeler Fransa,Vatikan ve Almanya’nın muhalefetinden dolayı askıya alındı.
2007 AKP yüzde 47’lik oyla iktidarını sürdürdü.
2011
AKP yüzde 49,93 oyla iktidar koltuğunu korudu.
2013 Taksim Gezi Parkı Olayları başladı.
2016 15 Temmuz Cuma günü TSK içinde bir grup asker darbe girişiminde bulundu.
22/02/2018- Antalya