9 Ekim 2018 Salı

Ah Atatürk




Yaşanmış bir hikaye anlatayım bu kez.
90’lı yıllar. 
Yeri söylemeyeceğim sakıncalı olmasın diye.
Bir şirket tarafından mali ve idari işler müdürlüğü yapmam için görüşmeye davet edildim.

Görüşmeye gittiğimde patronun odasında köşede yerden tavana kadar devasa bir Atatürk resmi vardı. Hiç bir ofiste böylesi büyük bir Atatürk portresi görmemiştim, çok şaşırdım ama çok da beğendim tabi.

Patronla işin detayları benden istenen ve beklenenlerin neler olduğu hakkında görüşmeye başladık.
Adam ne istediğini, ne beklediğini özetleyerek, özgeçmişim ve hakkımda yaptığı araştırma sonucunda kendisi ile çalışmamı çok istediğini, ailemi getirebilmem için bir villa tahsis edileceğini, araba verileceğini bildirerek dudak uçuklatan bir maaş önerisini yaptı.

Hemen cevap vermek istemediğimi , düşünmem için az da olsa zaman vermesini rica ettim.

Biz bu görüşmeyi yaparken sekreter iki misafirin geldiğini söyledi.



Ben rahat görüşebilsinler diye izin istedim ama adam,  " rica ederim oturun sizi onlarla tanıştırayım, zira çalıştığımız en değerli kurumun yöneticileri onlar, özellikle tanışmanızda fayda var" dedi.

Mecburen oturdum yerime.

Az sonra kapı açıldı omuzlarında epey yıldızları olan iki deniz subayı odaya girdi.
Tanıştırıldım.

Sessizce onların konuşmalarını dinledim. Çok keyifliydiler.

Getirdikleri ıslak imzalı belgeleri verdiler, "haydi hayırlı olsun" dediler.

Meğer askeriye içinde olan çok büyük bir ihale bu şirkete verilmiş onunla ilgili gelmişler.

Patron bana döndü, ay Çiğdem hanım bu sizin ayağınızın uğuru diyerek ve o Atatürk resmine doğru yürüyerek bunu kutlamalıyız dedi.

Atatürk resmine dokununca birden duvar açıldı. 
Resim gizli kapı vazifesi görüyormuş meğer, o kapı açıldı ve hayatımda görebileceğim en büyük viski şişesi ortaya çıktı.

Tabi bunu normal şişe gibi düşünmeyin.
En az iki metre uzunluğunda devasa bir şişe.
Altında musluğu vardı. 

Kadehlere viski dolduruldu, buzlar atıldı ve bu üst düzey komutanlara ikram edildi.
Kaç kadeh içtiler sayamadım zira kalkıp kalkıp kendileri musluktan doldurdular.
Ben sadece izliyordum. 
O gece için patronun lüks teknesinde mangal partisi yapılması kararlaştırıldı ve komutanlar gitti.

Patron bana döndü.
 “Gördünüz mü dedi. Şu Atatürk nelere kadir. Bu resim ve o şişe bana bu kurumun tüm ihalelerini kazanmamı sağlıyor tabi gelenlere ve bazı üst düzey komutanlara yaptığım ödemeler de önemli.”

Hiç birşey diyemeden öylece hayretle ve ibretle dinledim.
Şöför beni kalacağım otele götürdü, akşam gelip alacağı saati bildirdi.

Gece teknede tüm üst düzey rütbeli komutanlar ve eşleri o teknedeydi.
Hemen hepsi kadehlerini Atatürk’ün şerefine kaldırıp ihaleyi kutladılar.

Ertesi gün işi kabul edemeyeceğimi kibar bir lisanla izah edip mitevazi dünyama geri döndüm.

Hayatımda hiç bu kadar iğrendiğimi hatırlamıyorum.





24 Eylül 2018 Pazartesi

Nostaljik bir yazı



Komşuluk eskiden gerçekten bambaşkaydı.
Komşuda pişen bize mutlak düşerdi, bizde ki komşuya.
Eğer annemiz evde yoksa, aklı arkada kalmadan giderdi, bilirdi ki komşu bizi gözetecektir.

Öyle paralı gün denen bol dedikodulu günler de yoktu benim çocukluğumda. 
Havalar güzelken bahçelerde oturulur kız çocuklara nakış, dantel öğretilirdi.Her kızın çeyizinde olması gerekenler böyle imece usulü ile çoğaltılırdı.

Arkadaşlıklar da çok saf, temiz ve güzeldi. 
Biz kızlar bahçenin bir köşesinde kiremit kırıklarıyla kendimize ev yapardık. Şurası misafir odası şurası mutfak diye bölerdik. Evimizden getirdiğimiz domates ve soğanla yemek yapar, yine komşu evden verilen yufka ekmeklerle dürüm eder yemek yerdik. 

Durumu iyi olan aile kızlarının yumuşak plastikten , naylon saçlı bebekleri olurdu. Bizimse annemizin yaptığı bez bebeklerimiz vardı. ama kıskançlık yoktu.
Akşam üzerine kadar kah evcilik, kah 9 taş oynar, ip atlardık.

Erkek çocuklarla da gazoz kapakları ve misketlerle oynanan oyunlara iştirak ederdik. Mahallede kız erkek ayrımı yoktu hepimiz kardeştik. 
İki taştan ibaret kaleler arası çok gol atıp gol yediğim olmuştur.

Hulahop icadı ile tanışmamız bile büyük lükstü.

Kadıköyde oturduğumuz zaman içinde sokağımızda bir çok gayrı müslim de vardı. Ramazanda kapı önünde oynayan çocuklarına asla su ekmek vb vermezlerdi. 
Çok saygı ve hassasiyet vardı.
Sonra Üsküdar’a taşındık.
Genç kızlık dönemimin en güzel zamanları Üsküdar’da geçti.
Telesafirlik o dönem gerçekten meşhurdu. 
Çizgi şeklinde Mintax deterjan reklamlarını da unutmadım.
Biz Tv aldığımızda yani babamı ikna edebildiğimizde dünya olimpiyatlarının TRT’den naklen verileceği zamandı. 
Yıl 1972. Siyah beyaz Tv dönemi. Mark Spitz şampiyon olmuştu. Ve o olimpiyatlarda terör saldırısı yapılmıştı.

Şimdiki adı 15 Temmuz Şehitler köprüsü o zaman Boğaziçi köprüsü olarak yapılıyordu. Okuldan çıkışta köprünün yapılışını izlemeyi severdik.

Belki eskilerden bu güne çok değişmeyen şey pide kuyruklarıdır.
O zamanlar da fırın önünde sıcacık yumurtalı pide kuyruğunda çok beklemişimdir.

Dedem akciğer kanseriyle boğuşurken annem ona bakmak için dedemlerde kalırdı.
Yine komşular sahip çıkar göz kulak olurdu bizlere.
Evdeki sobayı yakmak için gaz döktüğümü, birden parlayınca kirpiklerim ve saç örgülerimin yanıvermesini, komşumuzun yetişmesini de asla unutmadım.
Şimdi bomba patlasa kimse kılını kıpırdatmaz.

Salacak’ta akşam sefası yapılır günün bitimi zevkle seyredilirdi. 
Hava önce kavuniçi sonra eflatuna döner, ardından denizin mavisine yakışır bir lacivert gece başlardı.
İşte o zamanlarda evde yapılan zeytinyağlı dolmalar, ekmek arası köfteler yenir, semaverde çay demlenirdi.
İşimiz bitip eve dönerken ardımızda tek çöp bıraktırmazdı büyüklerimiz.
Şimdi her yer ayçiçeği kabuğu, naylon torba, pet şişe, boş bira kutuları.

Biz insanlığımızı, duyarlılığımızı hangi yıllarda kaybettik?
Bunu da bilen var ise o yazsın lütfen



22 Şubat 2018 Perşembe

Vatanımı, bayrağımı, inancımı seviyorum


İnsan hayatında neyle karşılaşırsa karşılaşsın fıtratında ne varsa ona göre davranıyor, o hal üzre yoluna devam ediyor.

Bazen siz isteseniz de istemeseniz de birşeyler dayatılıyor. Bu dayatma aile büyüklerinizden gelmişse sessizce boyun büküyor, onların istediğini yapıyorsunuz mecburen. Ama daha sonraları yani artık birey olarak kendi ayaklarınız üzerinde durduğunuzda dayatmalara karşı durabilme şansınız oluyor.

Neden bunları yazmak istedim?

Kendimi keşfetmeye başladığım yaşlardan beri kendimde olan bir özellik dikkatimi çekmişti. Kalbim bana hep birşeyler fısıldadı. 

Bu, bazen karşılaştığım insanlar içindi , bazen olaylar karşısında ne yapmam ya da yapmamam gerektiği hususunda bir uyarı niteliğindeydi.

Kalbimin beynime gönderdiği sinyal ile aklımın süzgecinden geçenler aynı hizadaysa yani paralellik gösteriyorsa asla zararlı çıkmadım. 


Elbette aynı çizgide olmadıkları zamanlarım da oldu. Sonuçta hüsrana uğrayan, üzülen, incinen, manen ve maddeten zararlara uğrayan bendim ve dedim ki işte aklınla kalbin aynı doğrultuda değildi ve sen buna kulak asmadın, sonuçlarına da katlanmak zorundasın Çiğdem hiç ağlanma..

Nereden nereye geldim. Aslında şunları yazmak istiyordum.

Eski zamanlardan bu günlere kadar yaşadığım süreçte hiç dinlemediğim şarkıcılar, filmini izlemek istemediğim artistler olmuştu.


Örneğin İlyas Salman, Müjdat Gezen, Kadir İnanır gibi, Selda Bağcan gibi. Filmlerinden zevk almadım, para verip kaset, plak vb almadım.
Her nedense Ajda Pekkan’ın bile ne plağını aldım zamanında ne kasetini. Bana hep suni gelmişti.
Volkan Konak, Sebahat Akkiraz orta yaşlılığım zamanındakiler. Zevlerimde değil, hislerimde yine değişme olmamış ki bunları da izlemekten hoşlanmadım, seslendirdikleri cd’leri almayı aklıma bile getirmedim. Çatal bıçak fırlatılan Ahmet Kaya’yı, Kilim ile çıkış yapan Fatih Kısaparmak’ı severdim. Orhan Gencebay’ı, ara ara Müslüm Gürses’i dinlemekle beraber tercihim hep Türk sanat musikisinden yanaydı.

Uğur Dündar bir zamanlar televizyonun en yakışıklılarındandı, böceklerle(!) uğraşmasını çok anlamlı bulmuyordum. Reha Muhtar nedense şaklaban gibi görünürdü gözüme.

Pek çok hanım arkadaşım Yaşar Nuri hayranıydı, tek bir gün şu adamın sohbetlerine gideyim diye düşünmedim. (bu günlerde revaçta olanlar da hiç cazip gelmiyor o ayrı konu)

Fethullah Gülen’i dinleyip salya sümük haline aşık olanlara gülerdim. Hayatıma girmelerine asla izin vermedim. Ne yalan söyleyeyim Necmettin Erbakan’ın gözlerinin fıldır fıldır olması da her nedense bana güvensizlik duygusu verirdi.

Ecevit’in şairliği ve beyefendiliği hoşuma giderdi ama süklüm püklüm halleri son derece rahatsız ediyordu.

Demirel ile bir kaç defa aynı ortamda bulunmama, kendisiyle tanışıp sohbet etmeme rağmen itici gelen yanları vardı.


Tansu Çiller dayatılan barbie bebek , Mesut Yılmaz güvensizlik abidesi gibi gözükürdü gözüme.


Kenan Evren ve yandaşlarını yazmak bile zûl geliyor inanın. Zira 1960 darbesini bilfiil yaşamışım. Babamı hapsetmişlerdi suçsuz iken. Çocukluğumun en acı hatırası 60 ihtilalidir benim. 
Babam uzun süre suçsuz bulunduğu halde görevine iade edilmemiş, ekmeğimizi temin edebilmek için kapı önünde oyuncak satmıştı uyduruk bir tahta tezgah yaparak.
O zamandan beri darbe, ihtilal kelimeleri bana hep kötü durumları, hep ayrılık, hep acıyı çağrıştırmıştır.


Özal’ın ses tonu hoşuma giderdi. Yumuşak, ikna edici. Ama gel gör ki Semra hanım ve gözü doymayan kızı yüzünden Özal’a acır bile olmuştum o yıllarda.Öldürüldüğünü düşündüm her zaman.

Tıpkı “üşüyorum” derken yüreğimi titreten Muhsin başkanın göz göre göre öldürüldüğü gibi.


Kemal Derviş denilen ithal bakanın bir gecede çıkarttırdığı kanunları, pijamasıyla Başbakan karşılayan, istediğim zaman hükümet yıkar, istediğim hükümeti kurdururum diyen medya patronlarını, gazeteciyim diye geçinen iş takipçilerini,her yöne kaykılanları, yağdanlıkları, yalamaları gören, çalıştığım iş yerinde rüşveti ilgili belediye başkanına çuvalla götürenleri izleyen ama hiç bir şey yapamayan sade bir vatandaştım ben.

Birilerinin göbeğini kaşıyan dediği, koyun diye tanımlanan bilmem kaç milyondan biri idim.
Oysa ne makarna getirenim olmuştu, ne bize oy ver diye kapıya gelenim.


Ha yalan demiyeyim, Maltepe’de ikamet ettiğim yıllarda Saadet partili bir kaç hanım kapıma karanfil getirmişti. O kadardır hepsi.

Şimdi, yani 61 yaşımı bitirmeme az kalmış iken ;
Ülkemin maruz kaldığı ihtilalleri, muhtıraları, e muhtıraları , darbe ve darbe teşebüsslerini görmüş, sokakları mahveden çöp dağlarını, çöplüklerin metan sıkışması ile patladığı zamanları, sağ sol çatışmalarını, yolsuzlukları, yağ kuyruklarını ve tankerden su alabilme kuyruklarını bilfiil yaşamış, pkk denilen azgınlar sürüsünün vermiş olduğu zararları yüreğinde hissetmiş, Gaffar Okkan için günlerce gözyaşı dökmüş, üniversite finallerimde baş örtülü bir hanıma yapılan zulme karşı çıktığım için sınavları yok sayılmış, hatta irticacı diye fişlenip kaydı silinmiş , Çevik Bir ve şürekasının hışmından nasibini almış, evinin kapısına dev sol tarafından bomba asılmış, zor ama gerçekten zor zamanlar geçirmiş biri olarak geldiğim bu yaşta, kalbimin ve beynimin ne denli doğru çalıştığını görmekten mutluyum.

Tarihleri alt alta yazdığınızda Türk siyasi tarihinin özetini görmek mümkündür. (alta 1960 yılından itibaren olanı koyuverdim görürsünüz) Ama birey olarak neler yaşadığınızı, ülkenin ne zor günlerden geçtiğini ancak ve ancak o ülkede her gün yaşayan, haksızlıkları, bin türlü oyunu çaresizlik içinde izleyerek, zorluklara göğüs gererek ayakta kalmaya çalışanlar en iyi bilir.

Uzaktan bakanlar farklı algılarla yanılabilirler. Yaşadıkları ülkelerle mukayese edip, beklentilerini farklı boyutlara taşıyabilirler, dolduruşa da gelebilirler. Herkes kendinden sorumlu.


İşte bu özetin özetini yazdığım yaşam sürecimde kalbimin ve aklımın “öte dur, bunlara yaklaşma” deyip beni uyardığı insan suretlerinin bu günlerde hangi pozisyonları aldığını, öz vatanımda beni, bizleri parya gibi görüp kendilerini bir halt zannedenlerin son on beş yılda içine düştükleri acınası durumu, hainliklerini, bu vatanın ekmeğini yiyip, bizlerin sırtından bir yerlere gelen ama düşmanlık etmede gözünü kırpmadan davrananları görünce kendimle yine, yeniden bir kez daha gurur duyuyorum.

Vatanımı, bayrağımı, inancımı seviyorum.
Anadolu’yu bize yurt yapanları seviyorum.
Şanlı tarihimi seviyorum.
Kıblemi, yönümü, yolumu seviyorum.
Bu değerlere sahip çıkanları seviyorum.

Bu duyguları taşıyan herkese selam olsun


Çiğdem Altınöz

Türk siyasi tarih kronolojisinden bir bölüm :
1960 Ordu darbeyle Demokrat Parti’yi iktidardan düşürdü.Orgeneral Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı oldu.
1971 Ordu birkez daha iktidara el koydu.
1974 Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti.Kıbrıs’taki Enosis yanlısı Samson Darbesi üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri adanın kuzeyini işgal etti.
1980 Kenan Evren’in askeri darbesi.
1983 Siyasi partilere izin veriliyor.Seçimleri Turgut Özal’ın Anavatan Partisi kazandı.
1999 Terörist başı Abdullah Öcalan Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildi.
2002 AKP seçimlerden birinci parti olarak çıktı.
2005 Avrupa Birliği’yle tam üyelik görüşmeleri başladı.Ancak görüşmeler Fransa,Vatikan ve Almanya’nın muhalefetinden dolayı askıya alındı.
2007 AKP yüzde 47’lik oyla iktidarını sürdürdü.
2011 AKP yüzde 49,93 oyla iktidar koltuğunu korudu.
2013 Taksim Gezi Parkı Olayları başladı.
2016 15 Temmuz Cuma günü TSK içinde bir grup asker darbe girişiminde bulundu.



22/02/2018- Antalya