17 Ağustos 2019 Cumartesi

Yıl 1999



Evimde tamirat , tadilat işleri olduğundan annemle çocuklarımı ablamın yazlığına götürüp bırakmıştım. Önce banyo seramikleri değişti, orasının işi bitti sıra mutfağa geldi. Eh tabi mutfakta ne var ne yok dışarı çıkarıldı. Tepsiler cam bardaklar, tabak çanaklarla dolu. Kimi hole çektiğim buzdolabının üzerinde kimi yemek masasının bir köşesine yığılmış halde. Boyacı salonu boyadı, sıhhı tesisatçılar bir yandan, diğerleri bir yandan harıl harıl çalışılıyor.
Herşey bir arada olur mu demeyin ikizlerim ayak altında olursa hiç bir iş üretilemez.O sebeple onları yazlığa bıraktık ki bir hafta içinde herşey olsun bitsin ve evlatlarıma çok fazla hasret kalmadan tez elden kavuşayım.

Akşam geç vakte kadar çalıştı ustalar. Dışarıdan lahmacun yaptırdık, keyifle yiyip doyunca canavar gibi çalıştılar. Onlar da bir an önce işlerini komple bitirmek istiyorlar haklı olarak.
Yorulmuşum. Çayı demledim, bir yorgunluk çayı cana can katar.
Cam önüne oturup bir sigara yaktım.
Gökyüzüne baktığımda gözlerime inanamadım.
Çocukluğumdan beri gökyüzü, yıldızlar, bulutlar hep ilgimi çekmiştir.
Gözlerime inanamadım çünkü yıldızlar o yaşıma kadar hiç görmediğim şekilde yeryüzüne yakınlaşmışlardı. Garip, çok garip bir şekilde parlıyorlardı.
Hatta eşime de seslendim onun da görmesini arzuladım.Sanki camdan uzanınca elim yıldızlara değiverecek.
Eşimin de ilgisini çekmişti. Zira o da çocukluğu Anadolu’da geçmiş biriydi ve yıldızları şehirde büyüyen birinden çok daha iyi biliyordu.
Haydi dedi birer çay koy getir de hem seyredelim, hem içelim çayımızı.
Çayları doldurup camın önündeki çalışma masama bıraktım, eşim de ellerini yıkamış o arada. Ben camın önünde eşim de tam oda kapısındayken işte o acaip gürültü ve sallantı başladı.
Derin, dipten gelen, gümbür gümbür vuran, insanın aklını başından alabilecek, iliklerine kadar donduran o gürültüyle sallanmaya başladık. Eşim, kaç camın önünden bu tarafa gel diye bağırırken kapı pervazına tutunmaya çabalıyordu.
Yürüyebilmek ne mümkün?
Çalışma masama, duvara tutunarak oda kapısına yürümeye çabaladım ama bina öyle bir sallanıyor ki düz bir adım atmak imkansızlaşıyor.
O arada evde buzdolabı ve masa üzerindeki içi cam bardak tabak dolu tepsilerin yere düşmesi, şangır şungur kırılan eşya sesleri de cabası.

Her yaşayan bu sözüme iştirak edecektir eminim.
Kim demiş 7,4 şiddetinde ve 45 saniye sürmüş diye.
Başlamasından bitişine değin yaşadığımız asla kırkbeş saniye gibi gelmedi bize çok daha uzun, çok daha şiddetli.
Geldi, vurdu ve bitti.

Camdan baktım yeniden, yıldızlar artık uzaklardaydılar.
Telefona sarıldık, ilk aklımıza gelen çocuklarımız oldu haliyle. Ulaşamadık elbette. Sonra kardeşimi aradık ona da ulaşamadık. Telefonlar felç olmuş halde.
Ve aklımızda Gölcük’te asker olan oğlumuz.
İlk aklımıza gelen arabaya atlayıp en azından önce kardeşimi kontrol etmek oldu. Çünkü onlar Süleyman Demirel zamanında yapılmış gecekondu önleme bölgesindeki uyduruk binalardan birinde ikamet etmekteler.
Oraya varmadan arabanın radyosundan depremin merkez üssünü öğrendiğimizde ümitsiz gözlerle baktık birbirimize.
İstanbul’da biz bunları yaşamışsak orada neler olduğunu, olacağını hayal bile edemiyorduk.
Kardeşim ve ailesi bahçeye inmişler çok şükür ki bir sorun yoktu.
Onları sağ salim gördüğümüze sevinip, fazla durmadan, oyalanmadan Gölcük istikametine doğru yola koyulduk.
Saat sabahın dört buçuğu idi yola revan olduğumuzda.
Gebzeye varmadan Eskihisar’dan arabalı vapurla geçeceğimizi düşünüyorduk haliyle.
Ama oraya varabildiğimizde seferlerin karşı yakadaki fabrikadan gaz sızıntısı olduğundan dolayı iptal edildiğini öğrenip mecburen körfezi dolaşmamız gerektiğini anladık ve yola revan olduk.
Ve işte o zaman biz İstanbul’da yaşayanların o gece ne kadar şanslı olduğunu anladık.Durum içler acısıydı.
Yıkılan binalar devrilen ağaçlar, canhıraş çığlıklar arasında ilerleyebilmenin ne derece dehşet verici olduğunu, insanın çaresizliğini, hiç bir şey yapamamanın o derin, o keskin acısını, acziyeti velhasıl herşeyi bir anda , peşpeşe yaşamak hissetmek inanın kelimelerle ifade edilemiyor.
Gördüklerim, yaşadıklarım ölene kadar aklımdan, beynimden ve gözlerimin önünden asla gitmeyecek. Sadece bir örnek vereyim varın gerisini siz düşünün.

Adam can havliyle arabasına binmiş binanın parkından çıkmak istemiş besbelli. Araba dediğime bakmayın son model o muhteşem siyah ciplerden. Ve bina çökmüş, arabanın arka kısmı tamamen ezilmiş arabanın burnu havaya kalkmış. Farları, gecenin karanlığında gökyüzüne bakan, acıklı iki göz gibi, farların ışığı siyah geceyi delerken sanki gökyüzüne yalvarır gibi ve kornası sürekli çalmakta. Ve tabi içindeki adamcağız, anında oracıkta can vermiş. Direksiyona yapışmış mı diyeyim direksiyon göğsünden girip ciğerlerini patlatıp koltuğa yapıştırmış mı diyeyim, ezilmiş, beyni bile dağılmış halde.
Bir diğer binadan derinden sesler duyuluyor herkes feryat figan ama kimse birşey yapamıyor.
Zaten hemen herkes şokta.

Biz sabah dört otuzda çıktığımız yolu yüzlerce binlerce acıyı göre yaşaya gecenin onikisini biraz geçe Gölcük’te tamamlayabildik. Ve evladımızın akıbeti hakkında bilgilendirecek bir Allah kulu yok.
Çünkü Gölcük askeriyesi adeta ortada yok. Demir kapı kapalı ortada ne bir nöbetçi ne bir rütbeli kimse yok. İçeriye girebilmenin de imkanı yok.

Bizim gibi onlarca , sonra yüzlerce kişi toplandı oraya ilerleyen saatlerde. Her birimiz aynı acıyı aynı endişeyi yaşayarak ve dualar ederek , çevredeki yıkılan evlerden yardım edebildiğimiz, elimizden gelebildiği kadar insan kurtarmaya yardımcı olmaya çalışarak bekleştik. Yapabildiğimiz sadece buydu.
Çünkü gerçekten, o gece ve ertesi günü ortada devlet yoktu.

O her daim oyu için yaltaklanılan, seçim bitince unutuluveren halkım vardı canını dişine takarak, bir kişiyi olsun kurtarabilirim belki diye yıkıntıların altına gözü kara şekilde girmeye çalışan.
Saatler saatler geçtikten hani sonra bir rütbeli askere erişebildik.Erlerin hepsinin kurtarma işlerine yardım için gönderildiğini öyle öğrebildik ama evladımız yaşıyor muydu, yoksa ölmüş mü hiçbir bilgimiz yoktu.
Bir annenin, babanın yaşayabileceği en korkunç saatleri yaşadık biz. Ama o gece ve ertesi günler değil anne/baba olmak, insan olarak ölene kadar bir daha asla görmek, yaşamak istemeyeceğimiz anlar yaşadık.
Allah bu millete bir daha böyle zamanlar yaşatmasın
Ve ben o gece ve ertesindeki günlerde gördüklerimden sonra devletin beyan ettiği ölü, yaralı sayısına asla inanmadım.

Çiğdem Altınöz


7 Nisan 2019 Pazar

Yıldızım kaydı




Sene 1982 ya da 1983 tam hatırlamıyorum.
Ümraniye’den Küçükyalı’ya ablamın evine taşındık.
Yerleşme , semti tanıma, büyük oğlumu ilkokula başlatma telaşı ile geçti bir ay.
Apartmanda güle güle oturun demeye gelen hanımlarla tanıştım. Her biri ayrı bir dünya.
Evin kapısı önünde bir araba dururdu. Bazen sabah erkenden gider gecenin geç vakitlerinde gelirdi. Sahibini görmezdim, bilmezdim. Sonra bir gün tanıştık.
Meğer ablam bu evi aldığında babamla tanışmışlarmış. Bir ben tanımıyormuşum bu yağız Anadolu insanını.
Balkonda çamaşır asıyordum, işe gidecekmiş, arabasının kapısını açtı, o ara da beni gördü. “Hoşgeldin abla, güle güle oturun, Nejat bey amca burada mı” dedi.
Yok dedim onlar Örnek mahallesindeler. Selam söyle benden Nejat bey amcama dedi. Taksiciymiş. İyi günler abla, bir ihtiyaç olduğunda bana seslenin, çekinmeyin, biz sizin yan dairenizde oturuyoruz dedi, bindi aracına işine gitti.
Talip Bey ile ilk tanışmamız işte böyle oldu.
Bu Erzincanlı adam
Bu tertemiz kalpli adam
Bu gönlü geniş, yüreği kocaman, güleç yüzlü, sevgi dolu adam benim yıllar içinde en iyi dostum, kardeşim, arkadaşım, sırdaşım, dertdaşım olacakmış meğer , ben nereden bileyim.
Aylar ayları, yıllar yılları kovaladıkça o asla bozulmayacak dostluk harcı pekişti, derinleşti, sağlamlaştı.

Bunun adına ne denir bilmem.
Talip Bey benim için yeri asla doldurulamayacak bir yiğit adam olarak kalbimde kaldı.
Ne zaman zorda kalsam yanımdaydı. Ne zaman bir sıkıntım olsa çözmek için hazırdı.
Ne zaman dertlensem derdimi dinler, ne zaman yüreği taşsa balkonumda bir demli çay ve sigara eşliğinde derdini anlatırdı. Yeni bir işe mi başlayacağım mutlaka ilk gün o götürürdü işime. İşteyken bir sorun mu var, o jet hızıyla yanımdaydı. O, ailemizin bir parçasıydı sanki. Ablalarım Almanya’dan mı gelecek, Talip Bey havalimanından alır getirir, bir hastane işimiz mi var, bizden önce koşardı. Kardeşimle ilgili bir dert mi var derhal ilgilenirdi.
Semtte onu tanımayan, sevmeyen yoktu. Güleç yüzüyle herkesle sohbet eder, herkesle merhabalaşır, hal hatır sorar, illa ki bir iyilikte bulunurdu. Babam hasta, Talip bey yanımda, babam öldü Talip bey cenazemde. Param bitse gönül rahatlığıyla borç alabildiğim, ekmeğimi, yemeğimi severek paylaşabildiğim yegane insandı.
Çocuklarımız birlikte büyüdü, onların sorunlarını birlikte paylaştık.
Şimdi bu yazıyı okuyanlar diyebilirler ki bu adamın karısı yok muydu?
Olmaz mı?
Yüzü nurlu, Konyalı bir hanımı vardı. Kibar, saygılı, tam bir Anadolu kadını.
Birbirimizi o kadar iyi tanıyorduk ki tek gün olsun bu kadın benim kocamla niye bu kadar samimi diye yüzünü karartmadı, kıskançlık yapmadı, acı söz etmedi. Çünkü bizim birer kadın ve erkekten öte bir dostluğumuz, kardeşliğimiz olduğunu bilirdi. Ferasetli olmak buydu işte.

*
Bir zamanlar ev telefonlarına gece yarıları sapıklar dadanır, konuşmazlar ama acayip sesler çıkarırlardı.
İşte bir gece yarısı telefonum çaldı.,O eski ahizeli bangır bangır çalan cinsten telefonun sesiyle uykumdan nasıl uyandım bilmem.Telefonda acayip sesler hırıltılar.
Kapattım, yine çaldı. Bir üç beş devam etti bu rahatsızlık verme.
O zamanlar telefon açık bırakılınca hat kesilir, arızaya bildirsen bile iki üç gün düzelsin diye beklenirdi. Babam da kalp hastası, telefonun kesilmesi asla işime gelmiyor. O yüzden telefonu açık bırakamadım da. Eh bu durumda yapılacak tek şey vardı, Talip beyin kapısını çalmak.
Eşi kapıyı açtı, durumu anlattım, o arada zaten kardeşim de geldi kapıya.
Biz gecelikli iki hanım apartman boşluğunda , pijamalı Talip bizim evde telefonun başında.
Telefonun yeniden çalmasını bekledi. Çalınca açtı telefonu.Ağzına geleni saydı (anladınız siz onu) ve kapattı. Ama yine bekledi. Telefon yine çaldı. Talip kardeşim yine saydırdı.Bu iki üç kez tekrarlandı. Sanırım karşı taraf evimde bir erkek olduğuna ikna olmuş olacak ki bir daha asla rahatsız edilmedim. İşte biz böyle komşuyduk, böyle dosttuk, böyle kardeştik.
Onunla nice anılarım var ve tahmin edersiniz ki hepsi hüzünlü. Önce aynı apartmanda başlayan bu dostluk sonra aynı mahallede farklı evlerde olsak da asla bozulmadan sürdü gitti.
Zira çileli yaşamımın en büyük şahitleri bu karı, koca idi.
İkisi de vefalı, ikisi de sırdaş, candan dost, hakikatli arkadaştılar.

*
Yıllar böyle akarken yine bir gün benim balkonda çay ve sigara keyfi yaparken Talip Bey bana şöyle dedi.
- Abla biz seninle niye bu kadar benzeşiyoruz? Sen beni , ben seni nasıl böyle tanıyor, anlıyoruz?
- Bilmem ki, dedim ve nereden aklıma geldiyse senin burcun ne? dedim.
- Boğa burcu dedi..
- Aaaa bak benim burcum da boğa belki o yüzden benzeşiyoruz, sen hangi gün doğmuşsun diye sordum.
- 3 Mayıs abla dedi.
İşte asıl o zaman çok şaşırdım zira ben de 3 Mayıs doğumluydum.
Gerçi o benden bir yıl önce doğmuştu ama aynı günde doğmuş , aynı burçtan olmuş olmamıza bağladık bunca iyi anlaşmamızı.

Benden bir yaş büyüktü ama bana Abla demekten asla vazgeçmedi. Ben de onu kendi öz kardeşimmiş gibi sevmekten
Talip Bey diye hitap ederek saymaktan vazgeçmedim.
İkizlerim doğduğunda, büyük oğlumun problemlerinde, derdim olduğunda, onun benimle dertleşme ihtiyacı olduğunda ne yapıp edip birbirimizi dinlemeyi, gerek sevinci, gerek üzüntüyü paylaşmayı bildik.
Dedim ya, bizimkisi bir kadın ile bir erkeğin yanyana olma olayı değildi.
Ne ateştik, ne barut.
Birbirini seven, güvenen, derdi de sevinci de birbirimizin bilen iki dost, iki kardeştik.

Nasıl ki o benim her derdimi bilirse, ben de onun nelere üzüldüğünü, hangi konularda çok hassas olduğunu, hangi durumlarda mali açıdan dar boğaza gireceğini veya girdiğini, kimin onu kızdırdığını, üzdüğünü, canının nelere sıkıldığını, nelere boş verdiğini bilirdim.
Bazen bana derdi ki seni düşününce kızımın kaderini görüp ağlıyorum.
Deme öyle derdim. Sen imanlı insansın. Kaderimizi yazan var.
Kâh camiye giderken yollarımız kesişirdi, kâh kapımdan geçerken aşağıdan seslenirdi.

Ben Antalya’ya göç kararı aldığımda çok üzülmesine rağmen sırf ben daha huzurlu olurum diye sakladı üzüldüğünü.
Telefonlaştığımızda birbirimizi özlediğimizi saklamadık.
Yine dertleştik yine gülüştük. Her telefonlaştığımızda helallik alsak da ne ben , ne o ölümü düşünemedik.
Belki de böyle güzel bir kardeşliğin ölümün soğukluğuna değmesini istemedik.
Yaşlanmaktan dem vurduk da, ölmekten hiç konuşmadık.

Ve bugün cep telefonuma gelen bir mesajla tokat yemişe döndüm.
Dostum, kardeşim, dertdaşım kalbine yenik düşmüştü.

Talip bey benim için yolu, yönü değişmeyen, yiğit, mert, dürüst, sevgi dolu, esprili, babacan adam gibi adam kelimesini de aşan kutup yıldızımdı.
Yıldızım kaydı dostlar
Bu dünyadan gerçek bir yıldız kaydı

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ ٱلْمَوْتِ ۗ وَنَبْلُوكُم بِٱلشَّرِّ وَٱلْخَيْرِ فِتْنَةً ۖ وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ


Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneh(fitneten), ve ileynâ turceûn(turceûne).
Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.