28 Ekim 2009 Çarşamba

CANIM SIKKIN...




















Tek bir hususa değil, pek çok şeye sıkılıyor canım…
Sıkılmaz iseniz sıralayayım.

O malum güruhun davullu zurnalı karşılanmasına,
Biz pkk'nin partisi değiliz diyenlerin pkk'den Öcalan emriyle ayrılıp dönüş yapanlara karşılama töreni düzenlemelerine,
Bal gibi de pkk'lı olduklarına ve dahi onlara ait bir parti olarak kurulduklarına
Düne kadarki söylemlerinde ne kadar yalan ve sahte olduklarının ortaya çıktığını dahi düşünemeyecek kadar acz içinde, ya da aymaz olmalarına,
Böyle bir partinin TBMM'yi işgal etmesine
Vergilerimizle aldıkları maaşı asla hak etmediklerini düşünüp çaresiz kalmaya,
Ettikleri yemine sadık kalmamalarına, dışarıdan görülenle, içlerindekinin bir olmamasına
İmralı'daki katilin utanmadan sıkılmadan ahkâm kesmesine, yaptıklarını bir kalemde unutup "benim de dışarıda olmam gerekir" diye haberler yollamasına
Yol haritaları çizmesine, kendini "ulema" sınıfına sokup beslendiği yerden ülkeyi yönetmeye kalkışmasına,
Bu katili adam yerine koyanlara, gözünü İmralı'ya dikip hazret ne söyleyecek, ne yazıp çizecek diye bekleyenlere,
Söylemlerini önemseyip icraatlara geçilmesine, ama bir yandan da "muhatabımız değil, asla da olamaz" türünden beyanatlar verilmesine,
Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış sözüne uyan davranışlar sergileyenlere,
Her olaydan siyasi rant elde etmeyi marifet sananlara,
Dedikoduyu gerçek sanıp yazıp çizenlere,
Memleketin halini görmezden gelip köşelerinde şarap muhabbetine ya da dağa kadın kaldırma gibi seviyesiz muhabbete takılanlara….
Ermenilerle olan imzalaşmaların tam olarak ne olduğu ve neyi kapsadığını açık, net bilememeye,
İran ile aşırı yakınlaşmaya (ortak paramız bile olacakmış teranelerine)
Azerilerin bayrağımızı indirmelerine,
Bu kardeşlerimizin yıllardır KKTC'yi tanımadıkları halde bizim onlara her daim kardeşçe ve dostça yaklaştığımızı her zaman yanlarında olduğumuzu bir kalemde unutuvermelerine,
Komşularla barışık olacağız, bu halkayı büyüteceğiz türünden söylem ve davranışların güzel olduğunu kabul etmiş olmakla birlikte, komşularla iyi geçineceğiz derken milletçe birbirimize düşürüldüğümüzün gözden kaçmasına,
Açılım konusunda nereye kadar açılıp saçıldığımızı çözememiş olmaya,
Muhalefetin hemen her konudaki uzlaşmaz, kavgacı tavrına
Liderlerin mektuplaşmalarındaki görüşmemiz kameralı mı olsun, kamerasız mı restleşmesine,
Aynı liderler bir düğünde bir araya geldiği için bazı yayın organlarının "Nikahta gerçekten keramet varmış!"türünden başlık atmalarına,
TSK'nın ıslak, kuru hallerine,
Yıllardır bitirilemeyen pkk gerçeği ortada dururken ve değerli komutanlar "o konuda yanlışlar yaptık" diye beyan ederler iken, Ak Partiyi ve Gülen'i bitirme eylem planları yapmaya çalışılmasına, sonra da hiçbir şeyden haberleri yokmuşçasına davranılmasına,
Denizden hâla mermilerin çıkabilmesine,
İnsanların bir bölümünün, gözaltında olan Ergenekon davası tutuklularının tamamının suçsuz olduğunu iddia etmesine…
Diğer bir bölümün ise "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" mantığı ile "suçları olmasa mapusta yatırılmazlardı" diye kestirip atmalarına,
İşine gelince adaleti öven, işine gelmeyince savcılara söven zihniyetlere,
Hemen her şeyin faturasının başka adrese/lere kesilmeye çalışılmasına,
Malum avukatlık, savcılık meselesinin durup durup yinelenmesine
Canı sıkılanın parti kurmasına,
Parti kurunca ilk toplantıyı Samsun'da yapmanın marifet olduğunu sananlara,
Vaktiyle kurulmuş ve zaman içinde güncelliğini de tabanını da kaybeden bazı partilerin birleşmeye çalışmasına,
Atatürk'ün her daim siyasi çıkar hesapları gözetilerek kullanılmasına,
Yaprak dökümü dizisindeki genç adamın kalp krizinden ölüvermesine,
Aşk-ı Memnu denen dizinin sündürüle sündürüle bitse de kurtulsak dedirten hale gelmesine, (seyretmiyorum ama reklamlarından da, haber konusu olmasından da bıktım)
Garipoğlu ve Münevver isimlerinin bilmem kaç bin kere tekrarlanmasına,
Artan intiharlara, sapıklara, adam kesen, doğrayan, gözünü kırpmadan cana kıyanlara,
Sık sık kesilen elektriklere, yollardaki tamirlere,
İnternetin hızını uçuruyoruz demelerine karşın sık sık sorunlar çıkmasına, bir türlü uçamamaya,
Üniversite sınav sisteminin değişmesine, yeni sistemin iyi mi kötü mü olacağını tam anlayamamış olmama,
Dershane ücretlerinin yüksekliğine, evlatlarımızın dershaneye gitmeye mahkum edilmesine,
Her kafadan bir ses çıkmasına,
Murat Bardakçı'nın milleti konuşturmayıp hep kendi konuşmasına,
Her kanalda belli isimlerin saatler boyu ahkâm kesmesine,
Domuz yenmesi dinimize aykırı iken domuz gribinden ölebilecek olmamıza,

Sıkılıyor canım….

Hep ülkeden bahsettim…
Aslında daha yazacak pek çok madde var ama uzatmayalım...

Son satırları da emeklilere ayırayım…

Emekli maaşlarına haciz konamayacak diye yazan kanuna rağmen pek çok emekli vatandaşın maaşlarına şakır şakır haciz konmasına,
Nice emeklinin kış kapıya dayanmışken yakacak alamamasına, kiminin de doğal gaza zam gelecek diye şimdiden yüreklerinin titremesine,
Çocuk okutan, toruna bakan nicelerinin her geçen gün daha da ezilmelerine,
Ve zamanında primi, vergiyi en yüksek limitten ödediğimiz halde, yeni emekli olanlar 1,200 TL ve üzeri maaş alırken biz eski emekliyiz diye maaşlarımızın 670 lirada takılıp kalmasına,
Bu para ile de insanca yaşayamama, geçinememeye…

Çok ama çok sıkılıyor canım…

Haksız mıyım?

Wara vara, nowa ta çiya?






















"Kürt diye bir millet yok"
"Kürt dili de yok"

Eh o zaman sorun da yok….
Kapatın açılım dosyasını ya da faslını, kurtulalım…

Olmayan insanların, olmayan dilinin derdi bize mi düşmüş?
Ya da olmayanı, oldurmaya mı çabalıyoruz?

***

Eskileri bilmem….
Ben yaşadığım, gözlemlediğimi bilirim.

Sene 1964…
Bundan tam kırk beş yıl önce…
Kırık dökük bir MAN kamyonla Ağrı Doğubeyazıt ilçesine gidiyoruz.
Babamın tayini oraya çıkmış.
Sıcak bir Temmuz günü varıyoruz oraya…
Yol ayrımında, daha doğrusu İran'a gitmek için Gürbulak sınır kapısına giden yol ile Doğubeyazıt'a giren kavşak noktasında duruyor kamyon.
Solda damı olmayan toprak evler, sağda ise beşer katlı apartmanlar var.

Çocuk aklım yeni evimizi o apartmanlardan birinde sanıyor, seviniyorum.
Çünkü o zamana kadar apartman denen yerde hiç oturmamışız.

Babam iniyor kamyondan, birileri ile konuşuyor. Adam eli ile soldaki toprak evleri gösteriyor.
Babam tekrar biniyor kamyona ve sağa değil sola dönüyor kamyon ve o toprak evlerin önünde duruyor.
O apartmanlar meğer subay lojmanları imiş, babam polis olduğu için biz orada oturma hakkına sahip değilmişiz.
Bükülüyor boynum…
Hepimiz iniyoruz kamyondan…
Etrafımızı onlarca çocuk sarıyor, hepsi benden küçük, kimi mavi, yeşil gözlü, kıvırcık sarı saçlı, kimi esmer tenli kapkara gözlü çocuklar…
Burunlarından akan sümükler, ellerinin tersiye sildiklerinden olacak, ya dudaklarının hemen üzerinde ya da yanaklarına doğru beyaz iz bırakmış. Kimisi de yemyeşil akan sümüğünü çekip duruyor hırk, hırk diye…

Bir şeyler diyorlar ama ne dediklerini anlamıyorum.
İşte birileri tarafından yok denen Kürtçeyi ilk duyuşum böyledir.

O kalabalık kısa sürede artıyor, parlak kumaşlardan allı morlu , güllü desenli elbiseler giymiş, bembeyaz tülbentleri burunlarına kadar sarılı, sadece gözlerini gördüğümüz, ama göğüs dekolteleri oldukça açık, kırmızı bir kurdeleye geçirilmiş sapsarı beşi bir yerdelerle göz dolduran kadınlar da geliyor yanımıza…

Kürt kadınları ile tanışmam da böyle oldu işte…

Karınca sürüsü gibi olunca, kısa sürede bir kamyon eşya, o toprak evin önüne indiriliveriyor.
Yaşadığım hayal kırıklığını anlatmam imkansız.
Apartman yerine kerpiç, yani her tarafı toprakla sıvalı bir ev….
İki oda bir hol, tuvaleti , banyosu filan da yok…
Kısa sürede yerleşiyoruz, zira her biri, bir işin ucundan tutuyor.
Esasen öyle aman aman bir eşyamız da yok. Nohut oda bakla sofa misali iki saat içinde bir evimiz olmuş oluyor.

O arada pırıl pırıl bir tepsi içinde mis kokular saçan yemekler geliyor önümüze…
İştahla yiyoruz hepimiz..Ardından da türüm türüm kokulu kaçak çay…

İki yıl kaldık Doğubeyazıt'ta .
Pek çok Kürtçe kelime öğrendim. Kafa göz yara yara da olsa konuşurdum.
Şimdi, yani üzerinden bunca yıl geçtikten sonra aklımda kalanları bu yazıya başlık yaptım.
Wara gel demekti… here de git…
Nova ta çiya ise ismin ne demekti…Belki hatalı da yazmış olabilirim, kusura bakmayın…

İki yıl…yani tamı tamına yedi yüz otuz gün…
Kürtlerle iç içeydim. Okulda, sokakta, evde…
Ev sahibimiz Kürttü.
Oranın tek lokantasını işletiyordu. Lokantanın ismine dikkatinizi çekmek isterim. "Cumhuriyet Lokantası"…
Dört karısı ve onlarca çocuğu vardı.
İki yıl hiçbir sorun olmadan kardeşçe yaşadık.

Tayinimiz Afyon'a çıktığında ardımızda gözü yaşlı insanlar bıraktık.
Şimdi kim beni Kürt diye birilerinin olmadığına inandırabilir?

Galiba bizlerin hatası Kürt dendiğinde herkesi ve her şeyi aynı torbaya doldurup tombala çeker gibi davranmamız.

İşimize geldiğinde kardeşiz, gelmediğinde hasım…

Bir zaman geliyor ne güzel bir kültür mozaiğimiz var diyoruz, etnik kökenleri ardı ardına sıralayıp tek milletiz diyoruz, bir zaman geliyor hani neredeyse memleketten gitseler gibisinden bir kovma hali yaşıyor, yaşatıyoruz.

PKK yüzünden olsa gerek yılların verdiği olumsuz birikimlerle ve belki de bilinçaltımıza işlenenlerle önyargılı davranıyoruz diye düşünüyorum.

Yıllardır süren acıları, kendi gönül penceremizden görüyor, gözyaşı döküyoruz ama empati yapmayı kendimize asla yediremiyoruz.
Yavrusunu şehit veren bir anne yüreğinde hangi acıyı duyuyorsa, kendi rızası dışında dağa götürülmüş bir çocuğu olan anne de evladı ölünce aynı acıyı duyuyor.
Acılar ortak, üzüntüler benzer…
Ama kızdığımız zaman PKK ile asla ilintisi olmayanları, devletine, bayrağına bağlı, dini bir nice insanları da sanki teröristmişçesine aynı kefeye koyup , yargılıyor, dahası onları "yok" saymayı marifet biliyoruz.

İşte hatamız burada başlayıp, sürüyor.

Haaa… Dost görünüp içinden gizli gizli düşmanlık besleyenler yok mu? Elbette var.

Mecliste yemin edip göreve başlayan ama gözünü kulağını Kandil'e ve İmralı'ya dikerek devleti kendi çizgisine getirmeye çalışanlar yok mu? Elbette var…

Birilerine yalakalık yaparak toprak almak ve Kürdistan devleti kurma hayali olanlar var mı? Elbette var…

Ve bizler elbette her zaman uyanık olacağız.
Ama…
Etnik kökeninin Kürt olduğunu ifadelendiren kaç milyon insanımız var ise, tamamını kötü ve art niyetli sanmak hatalı olduğu gibi, yok saymak da hatadır.

Ancak, sürekli olarak Kürtleri ya da Kürt sorunu denen sorunlar her ne ise onları dilimize pelesenk ederken , bu ülkenin topraklarında yaşayan diğer etnik kökenlere mensup vatandaşlarımızı da unutmamalıyız…

Büyük çoğunluğu Türk olan ve Türk olduğunu her fırsatta göğsünü gere gere ifadelendiren insanları da kıracak, üzecek veya tahrik edecek söylemlerden de olabildiğince uzak durmaya özen göstermeliyiz.

Zira son dönemde sürekli olarak bu ayırım öyle ya da böyle bir şekilde gündemde tutulmaya çalışılmakta, hatta ince ince işlenmektedir ve işte en büyük tehlike de orada gizlidir.

Aman dikkat…


Çiğdem ALTINÖZ

4 Ekim 2009 Pazar

CUMHURBAŞKANINI DİNLERKEN














Türkiye Büyük Millet Meclisi 23.dönem 4.Yasama yılının açılışı yapıldı.

Vekillerimiz tatilden dönüp sıralarına oturmuşlardı.
Tamamı orada mıydı bilemiyorum ama salon dolu gözüküyordu.

Cumhurbaşkanı salona girdiğinde ne acıdır ki CHP'liler ayağa kalkma tenezzülünde bulunmadılar.
Bu davranışları evvelce aralarında konuşup anlaştıklarını gösteriyor.
Yaptığı çeşitli atraksiyonlarla (367 olayı gibi) , cumhurbaşkanı seçiminde istediği sonuca ulaşamayan, bir anlamda hüsrana uğrayan ve pek çok söyleminde cumhurbaşkanını" içine sindiremediğini" ifadelendiren Baykal, demek ki vekillerine emrederek ayağa kalkmamalarını sağlamış.

CHP'li vekiller böyle davranarak ne elde ettiler?

Parti başkanlarına şirin gözükmek mi önemli idi, yoksa ülkemizin en üst kurumu olan cumhurbaşkanlığı makamına saygı duymaları mı daha önemliydi ?

Portekiz cumhurbaşkanı gelince ayağa kalkıyorsunuz da kendi ülkenizinkine neden aynı saygıyı gösteremiyorsunuz?

Maaşlarını hepimizden kesilen vergilerle ceplerine indirmeyi iyi bilen bu vekiller, acaba oturdukları yerde "oh, seni adam yerine koymuyoruz işte, bak hiç kıymet vermedik, ayağa kalkma gereği duymadık, sana bu müstahaktır " diye mi düşündüler ve mutlu mu oldular ?

Bence bu sınavın kaybedeni olmuşlardır.
Kula kulluk edenler kaybetmeye mahkumdur.

Gül, 23. dönem 4. Yasama yılının açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kuruluna hitap etti.
Konuşmasında ülkesinin tüm sorunlarından haberdar olan bir başkan olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi.
Olmazsa olmaz denecek her konuda net, anlaşılır mesajlar verdi.
Açıkça söylemem gerekirse ben konuşmanın tamamını beğendim.
Bir yerim de kanamadı…
Oysa CHP liderinin yüreğini kanatmış cumhurbaşkanının konuşması…

Baykal, yaptığı kısa açıklamada “Konuşmasının başı Kürt açılımıydı. Toplumu kutuplaşmaya götüren bir politikayı, hükümeti savunmayı amaçlayan bir konuşma yaptı , Cumhurbaşkanı konuşmasında, Türkiye’ye dayatılan bir projeden söz etti. ‘Eğer bu sorunu biz çözmezsek birileri çözer’ ifadesini kullandı. Bu ifade bir Cumhurbaşkanı’na asla yakışmıyor. Bu konuşma yüreğimi kanattı” dedi.

Baykal kendine göre yorumluyordu…
Esasen Sayın Gül " Kendi sorunlarını kendi iradeleriyle çözemeyen devletler, başkalarının istismarına açıktır. Siyasi aklı güçlü bir devlet buna izin vermez; sorunlarını başkalarına fırsat vermeden kendi iradesiyle çözer" demişti..

MHP lideri Devlet Bahçeli, ise konuşmayı dikkatle dinlemiş olduğunu belirterek “Gül başka ülkenin konuk Cumhurbaşkanı gibi konuştu” yorumunu yaptı.

Konuşmayı ben de sonuna dek pür dikkat izledim.
Bana ise Bahçeli'nin tam aksine, yabancı biri gibi değil, çok da "bizden" geldi…
İçimizde yaşayan, yoğrulan,( hatta bazılarından çok daha fazla) acıları damıtmış insanlara has tevazu ve olgunluk içerisinde , ülkesini seven, doğruları sakin, yumuşak ama etkili bir üslupla anlatan akil bir insan gördüm ekranda…
Yerini dolduran bir cumhurbaşkanı gördüm…

Özenle hazırlanmış, her cümlesinde ülkesinin daha ileriye gitmesini arzulayan, hedefleri gösteren, uyarıcı, her cümlesi dikkatle incelenmesi gereken bir konuşmaydı.

Ahmet Necdet Sezer gibi "mutlu, gönençli ve kutlu olsun" gibi sözlerle bitirmedi konuşmasını.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül "Yüce Meclisin milletimiz ve devletimiz için çok değerli çalışmalara imza atacağına olan inancımla sözlerime son veriyorum. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Yüce Meclis'in milletimize hizmet etmiş tüm mensuplarını minnet ve saygıyla anıyorum. Önümüzdeki dönemin milletimiz ve devletimiz için hayırlar getirmesini Cenabı Allah'tan diliyorum'' diyerek sözlerini tamamladı.

İçime de sindi, gurur da duydum…

***
Yıl 2020...
Köprülerin altından çok sular aktı, dünya değişti.
Eh tabi Cumhurbaşkanı da değişti, sistem de değişti.

O günlerde duyduğum hisleri bu gün duyamamaktan son derece üzgünüm.
Makama duyduğum saygı yerinde duruyor elbette
Ama ilgili şahsa duyduğum saygımı bizatihi kendisi sıfırlattı ne acıdır ki




.

27 Eylül 2009 Pazar

Q.. W.. X....

Dilim dilim dilinen dilimiz üzerinde her geçen gün yeni senaryolar üretilmekte…

CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay, kimi harflerin alfabeye eklenmesinin mevcut devrim yasaları ve Anayasa uyarınca mümkün olmadığını söyledi.

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Okay, ismi olan ancak içeriği belirsiz bir açılımın tartışıldığını, hala söz konusu açılımın içeriğinde neyin olduğunun bilinmediğini söyledi.

Okay, ''alfabeye q, x, w harflerinin ekleneceği'' yönündeki haberlerle ilgili olarak, ''Kimi varsayımlar üzerinden 'şu mu var acaba' diye, fal bakar gibi alternatifler üretiliyor. Böyle bir açılımda böyle bir değişiklik q, w, x var mı yok mu bu meçhul. O meçhul üzerinden tartışmak değil ama ona ilişkin düşünce ifade etmek gerekiyorsa, kimi harflerin alfabeye eklenmesi mevcut devrim yasaları ve Anayasa uyarınca mümkün değil'' dedi.



Bakan Atalay, 'Alfabeye q, x, w harflerinin ekleneceği' yönündeki haberlerle ilgili böyle bir çalışmalarının olmadığını" açıkladı. (
Ulusal Gazetelerden alıntılar)


CHP'lilerin muhalefet yapma becerisine her zaman hayranımdır.

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığı ile harekete geçerler ve bir anda gündemi oluştururlar.

İyi mi ederler, kötü mü ederler bunun tartışmasını yapmayacağım. Kendi baktıkları nokta her ne ise mutlaka iyi yaptıklarını düşünüyorlardır.

Benim baktığım noktadan ise muhalefetleri yetersiz ve saman alevi misali…

Zira bir yerlerden duyum alıp veya üretilen senaryolarla gaza gelip demeç vermekle muhalefet olmuyor.

İşin kötüsü oluşturulan gündemin gerisinde kalan (belki de özellikle bırakılan) ve bence çok daha önemli bir gerçeği nedense göz ardı ediyorlar.

Burada özellikle belirtmek isterim. Ne sağcıyım ne de solcu. Hiçbir partiye yakınlığım yok. Hepsine uzak mesafede durmayı özellikle yeğlerim. Hani tabiri caizse acı yemedim ki karnım ağrısın misali hiçbiri ile bir bağım olmadığından adı ve fikriyatı ne olursa olsun ülkem için doğruyu, iyiyi güzeli yapan hangisi ise gerektiğinde tebrik eder, hatalı ise de bu bence hatadır diye eleştirebilirim. Bir çekincem olmaz.

İşte bu sebepledir ki kızıyorum CHP'lilere…

Harf mi ekleniyor, aman efendim olmaz, olamaz, yasalara aykırıdır türünden çığırtkanlıklar kuru gürültüden ibarettir.

Bakana da kızıyorum, zira böyle bir çalışma yok demekle her şeyi çözmüş olduğunu sanıyor.

Sanırım hiç biri çarşı Pazar gezmiyor.

Dükkanların kendilerine seçtikleri isimleri, oluşturdukları markaları görmüyorlar...

İster CHP olsun, ister diğer muhalefet partileri olsun, isterse Hükümet ve tüm sivil toplum kuruluşları olsun bir kerecik de olsa tek ses, tek yürek olup, kesin bir kararlılıkla üzerine üzerine gitmedikleri asıl mesele dilimizin hunharca katledilmesidir.

Giderek artan boyutlarda dilimizi istila eden yabancı dillere karşı hemen hepsi kayıtsız kalmaktadırlar.

Sanki her şey yolunda gidiyormuşçasına Kürt dilinin gelişimi için Enstitü mü açılsın, üniversite mi kurulsun tartışmaları yaşanıyor, alfabeye yeni harf giremez edebiyatı ile gündem oluşturuluyor.

Oysa gözlerinin önünde her geçen gün çığ gibi büyüyen tehlikeyi görmüyor, göremiyor ya da görmezden geliyorlar.

Ben gerek vatandaşlık gereği, gerekse Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı ve de dilimize yapılan haksız saldırıları şiddetle kınayan biri olarak bu durumu Q, W, X meselesi hazır gündemde iken bir kez daha hatırlatıp vicdanen kendimi rahatlatayım istedim.


Şimdi isterseniz gördüklerimi sizlere şöyle bir hatırlatayım.

Özellikle hiçbir firmayı hedef almadığımı da belirtmek isterim.

Aklıma geliverenleri, ya da gelip geçtiğim yollarda gözüme takılıverenleri yazmak istiyorum.

Dymra catering, Refresh The Venue, SOpromo, Jolly Tur, Mixx travel, Herdeks tıbbi ürünler ltd, PresenceFilm - Reklam - Tanıtım - Organizasyon ve Turizm Ltd., MediaCat Online, Campanella, Promist, Krea AŞ. Most Production, Ambiance, Babylon,L´Altra Risacca


Bir de yeni yapılan evlerin ev demek de yetersiz kalıyor ya her neyse bu gösterişli yerlere takılan isimlere bakalım:

Marine Park, Stargate konutları, Ginza Corner, Trend Rezidence, Blue 84, Trillium konutları, Elysium Suites, Lavella, Suvenue Rezidence, L'ist İstinye, Trump Towers, Magictown, Main Towers recidence, Bellevue recidences, Fugalife villaları, Green garden, Yeshill Gokturk Evleri, Toscana vadisi,


İşin acı tarafı devletin içinde olduğu TOKİ binalarının isimlerinde bile bu yabancı isim hastalığı mevcut. İstanbul TOKİ konutlarında bazı isimler şöyle :

Uphill court, Spradon, KentPlus, Myworld, Misstanbul, Olympiakent,


Nedir bu hal?

Bu isimler takılmazsa alan olmaz mı ki , ille de yabancı isimler bulunuyor?

Ya da yabancı dil ile bizim dilimiz harmanlanarak ortaya bir isim çıkınca bu garabet insanların beyninde " aman burası çok muhteşem bir yer, hemen satın alalım" isteğini mi kamçılıyor?

Yabancı dile uygun bir isimle projelendirilip bitirilen konutlarda oturunca neyimiz artıyor?


Bu çılgınlık artan dalgalar halinde önce büyük kentlerden başlayarak giderek Anadolu'ya da yayılıyor.


Siz bunun önüne geçmek için kılınızı kıpırdatmayın, hatta teşvik edercesine gidip temel atma törenlerinde hazır bulunun sonra da "vay efendim Alfabemize yeni harf katılamaz, anayasaya aykırıdır " diye çığırtkanlık yapın.


Geçin bunları beyler…


Eğer bu ülke için gerçekten iyi bir şeyler yapma arzusunda iseniz el birliği ile dilimizin bin bir güzel kelimesi varken yabancı kelimelerle bezeli tabelaları kaldırtın.

"Türkçe'den başka bir isim kullanmak yasaktır" deyip gerek firmaların gerekse firmaların yaptıkları işlerin isimlerini Türkçeleştirmekle uğraşın.

Konya'da bile Hillmen, Formex diye firmalar açılıyorsa vay halimize deyin…


Muhalefet olsun diye durmadan Devrim yasalarını, Darbe Anayasalarını gündeme getiriyorsunuz ve kuru, sığ, bilindik gürültülerle gündem yaratmaya çabalıyorsunuz ama atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmiş, haberiniz yok.


Bence bu durum hem ülkeyi yönetenlerin, hem muhalefet partilerinin, hem sivil toplum kuruluşlarının ve bu konu ile ilgili tüm kurum, kuruluş ve şahısların vurdumduymazlığı, aymazlığıdır ve örtü hepsinin gözlerine, beyinlerine örtülüdür.


Hani olmaz ya, bir kereliğine de olsa canım Atam yattığı yerden kalkıp ülkem üzerinde alçaktan uçacak şekilde bir gezi yapsa, bizim kurtardığımız ülke burası mıydı diye şaşar kalır, boşa ölmüşüz diye hayıflanırdı.


Ne demeli bilemiyorum...

Ört ki öleyim…


Türk Dili Bayramımız kutlu olsun


.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Açılım üzerine…

Son günlerde ülkemiz çok hareketli günler geçiriyor.
Açılım kelimesinin telaffuz edilmesiyle birlikte gazeteler, televizyonlar malzeme bolluğuna uğradılar.
Köşe yazarları büyük bir iştah ile yazmaya, televizyonun her ne hikmetse kerameti kendinden menkul bildik misafirleri kanallarda arzı endam etmeye başladılar.
Bir bağırış, çığırıştır, bir horoz dövüşüdür gidiyor.
Kimi açılımın faydalarından bahsediyor, kimi zararlarından…

Açılım kelimesi için sözlüğe bakıldığında birinci anlamı "açılma işi "
Diğer anlamları da şöyle :
2 . Bakış açısı:
"Hüzünlü bir açılım yerine yer yer gülümseten bir anlatımı koydum."- A. Kutlu.
3 . gök bilimi Sağ açıklık:
"Güneş'in bir yıldaki açılımı -23 derece 27 dakikadan +23 derece 27 dakikaya kadar değişir."- .
4 . matematik Bir kısaltma veya formülün açık biçimi.

Bu anlamlardan birincisini ele alalım.
Açılma işini kapalı bir şeyin üzerinin/kapağının/örtüsünün açılması gibi düşünürsek şimdi biz neyin kapağını/üzerini/örtüsünü açacağız?
Aklıma birden şu bizim okullarımıza bir türlü sokulmayan örtülü kızlar geliverdi hemen. Bu açılım denen şey onlara nasıl yansıyacak? Onlar bu açılımın neresindeler?

Açılmayı denize girildiğinde sahilden açılma anlamında kullanırsak, iyi yüzme bilmiyorsak açıldığımızda boğulma tehlikesini de hesap etmek lazım.

Yine açılma işini ahlaken ele aldığımızda fazlaca açılıp saçılmanın toplum ahlakına ve genel kabullere ters düşerek dışlanmaya yol açabilecek bir eylem olarak görmek de mümkün.

İkinci anlamını düşünelim…
Bakış açısı…
İş dönüp dolaşıp Kürt meselesi diye dayatılan konuya gelince, her gün şehit veren bir milletin bu konudaki bakış açısını bir anda ters yüz etmeye çalışmak mıdır açılım?
Üstüne üstlük parlamentoda yemin eden bir partinin teröriste ve elebaşına ram olmasına, bu davranış ve söylemlerinden bir adım geri atmamalarına tahammül etmek midir açılım?
Acıların üzerine sünger çekmeye mecbur bırakılmak mıdır ?
"Pe.Ka.Ka". arsız ve umursamazca patlatırken bombaları ve Mehmetler bir bir düşerken toprağa, "Şehit anası babası olmak şerefiyle şereflendik, direk Cennete gideriz artık" denen bakış açısına mı sarılalım?

Üçüncü anlamını irdeleyelim…
Gök bilimine göre güneşin bir yıldaki açılımı şuradan şuraya değişir"den yola çıkarak Kandil'den Çankaya'ya , İmralı'dan Ankara'ya bilmem kaç derece , bilmem kaç saat değişim açılımını mı hesap edeceğiz?
Ya da güneş doğudan yükselir şarkıları eşliğinde mi açılacağız?

Gelelim son anlama…
Matematikte bir kısaltma veya formülün açılmasına…
İşte en anlamlı anlam bu…
Bir formülü kısaltmışlarsa anlaşılsın diye açık seçik açıyorlar.
Bir hesabı kısa yoldan yapmışlarsa o sonucu nasıl bulduklarını uzun uzun anlatıyorlar rakamlarla…ortaya konan sayısal veriler düzgünce yazılınca, anlıyor insan…
Gelin kafaların arkasındaki, kapalı kapıların arkasındaki denklemleri, halkın bilmediği formülleri açın…
Açık ve net olun.
Amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi?
Daha çok demokrasi diyerek ülkeyi germek mi, bölünmeye götürmek mi?

Zaten açılımın ana malzemesini oluşturan vatandaşlar istedikleri yerde rahatça konuşuyorlar dillerini bir engel yok. Zira anadilleri o…(Kızları, anaları da özellikle okutmuyorlar ki salt Kürtçe bilsinler diye)
Seçiyor, seçiliyorlar. En üst makamlara geliyorlar.
Ticaret yapıyorlar, kazanıyorlar ve ülkenin en güzel yerlerine yerleşiyorlar, istedikleri zaman yurt dışına gidiyorlar, geliyorlar az denilen demokrasimiz sayesinde…
Kurun Kürt Enstitülerini bir sözüm yok…
İngilizce için mantar gibi dil kursları açılmış ve dilimize bir dolu yabancı sözcük girmişken varsın Kürtçe de olsun size göre nasılsa bir zarar gelmez.
Ancak o okullara başı örtülü kızlar da girecek mi? Yoksa ille de açacaklar mı?

Açın , açılımı iyice açın…
Ermenistan'a kapıları da açın.
Asala onca canımızı katletmiş ne gam?
Yıllardır dünyayı ellerinde oyuncak eden Ermeni diasporasına oyuncak olun…
Komşu ile düşmanlık olmaz, onlar bizi düşman bellese de, gizli planlar sürdürse de…
"Gel ne olursan yine gel" felsefesinden hareketle çağırın herkesi gelsinler.

Sahi Barak Hüseyin Obama bizim mecliste bir şeyler demişti/istemişti değil mi?

İsteyenin bir yüzü kara…
Vermeyen Kunta Kinte…



.

28 Ağustos 2009 Cuma

Kısır döngü

Hepimiz çocukluğumuzdan bu yana ortaya atılan ya da bize sorulan bir soruya kesin cevap veremeyiz.
Ne mi o soru?
Şu meşhur mesele canım…
Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar?
Elbette koskoca tavuk minicik yumurtadan çıkar mı canım, yumurtadan civciv çıkar, büyür tavuk olur, sonra da yumurtlar demek en kolayıdır.
Ancak bu soru beraberinde bir sarmalı da getirir aklımıza.
Tavuk ve yumurtanın değişmez döngüsü, biyolojiye ya da bu tür ilimlere konu olma yönünden apayrı konulara malzeme olmasına da sebeptir.

Bu örneğe nereden mi geldim?
Memlekette bizi bu sorunun çıkmazına götürecek pek çok gündem olduğundan elbette.

***
Şöyle bir hatırlayın…
Geçtiğimiz aylarda Taraf Gazetesine manşet olan bir konu vardı…
Ortada bir belge var, belgede de bir imza…
Önce imza meselesi yazıldı çizildi…İmza filanca şahsa mı ait, taklit mi?
Sonra konu değişti….
Bir belgenin fotokopisi delil sayılır mı, sayılmaz mı?
Tüm bunlar darbe hazırlığı mı, yoksa bizatihi olayın tümü bir başka tür darbe mi?
Haydi söyleyin bakalım…
Darbeden darbe çıkar mı?
Çıkarsa adına ne denir?
Çıkmazsa sonuç ne olur?

***

Yine bir başka gündem vardı anımsadınız mı?
Anayasa kıyısından köşesinden değiştirilmeye çalışılıyor.
Zira…
Memlekette yeni Anayasa yapabilme zemini oluşturulamıyor.
Biri Anayasa mahkemesince Laiklik karşıtı davranışların odağı olan bir parti anayasa hazırlayamaz derken, diğeri başka telden çalıyor.
Biri yeni Anayasa için kurucu meclis gerekir diyor, diğeri ise Kurucu meclisin kurulması için yeni bir darbe yapılması gerektiğini ima ediyor.
Bir diğeri de " Bunlar sadece konuşur biz yolumuza devam ederiz kardeşim" diyor..
Bazıları da bunları kenardan seyredip el ovuşturuyor.
Bazı maddeler düzenleniyor.
Bazı kanunlar çıkarılıyor.
Sonra bunların Cumhurbaşkanı onayladığı takdirde Anayasa mahkemesine götürüleceği söyleniyor.
Haydi söyleyin bakalım…
Eldekine darbe anayasası deyip senelerce eleştirilmesine rağmen olanla idare edilir mi?
Eskisi ile oynanarak, kısmen değiştirilerek, kısmen de yeni maddeler eklenerek ortaya çıkana ne denir?
Kenan Evren'in halkın yüze doksanı onay verdi dediği o Anayasa ile bu aynı mı olmuş olur? Yani değiştirilen, ekler yapılan anayasa halkın yüzde doksanının onay vereceği bir Anayasa mıdır?
Eskisinden içinden, yeni mi çıkar? Yeni Anayasa nasıl çıkar?

***

Biz bunlara kafa yorarken bir de baktık gündemde fal var.
Fal mı o da nereden çıktı demeyin.
Cumhurbaşkanımız "iyi şeyler olacak" demedi mi?
Bu cümle bana kahve falını anımsattı ne yapayım. Hani falcılar şöyle derler ya:
"Üç gün mü desem, üç ay mı desem…Sana üç yol var, yolda biraz sıkıntı var ama sonu aydınlık olacak, kalbin biraz kabarmış ama yakında eline toplu bir şey geçecek, sevineceksin, iyi şeyler olacak…"

İşte o yollardan geçmekteyiz ağır ağır.
Açılım kelimesi tüm ağızlara saçılmış ve gözler bir adaya çevrilmiş, kulaklar yol haritası duymayı bekler hale gelmiş ise geçtiğimiz yıllarda intenette elden ele gezen bazı haritaları da anımsayın derim ben.
Hani AB-D dahil pek çok ülkenin resmi organlarında bile gündemde olan o meşhur harita.
Şimdi gel de şeytanın avukatlığını yapma.
Açılımdan ne çıkar?
Açılalım derken saçılır mıyız?
Ya da cambaza bak politikası güdülüyor da o açılımdan yepyeni bir harita mı çıkar?

Haydi başa dönelim.
Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?


.

13 Ağustos 2009 Perşembe

"Türk" olmanın, "Türküm" demenin taşınamaz ağırlığı…


















Hep şaşakaldığım bir husus var.
Nedense ülkemin gündemi her Allah'ın günü doludur.
Bir problem bitmeden yenisi türer.
Bir dert tam çözülmeden yenisi ürer.
Ne şairane bir cümle oldu değil mi?
Keşke ülkemde böyle gündemler olmasa da şairler bundan çok daha güzel mısralar yazabilseler.

Bir kısım milletvekilinin polis marifetiyle götürülmelerinin söz konusu olduğu bir dönemdeydik ve her kafadan bir ses çıkmaktaydı.
Yok efendim dokunulmazlıkları var götürülmeleri doğru olmaz.
Bir zamanlar Leyla Zana ve ekibi götürüldüler de dünyaya iyi bir mesaj mı verildi?
Şimdi bu devirde bunca "açılım" varken bu davranış doğru olur mu?


Öte yandan malum vekiller de yangına körükle gitmekteler.
"Polis gelirse gitmezük, hiçbir şekilde ifade vermezük…" (Yeniçerilerin baş kaldırışları geldi aklıma...)
Hukuk devletiyiz ya.
Kendilerini herkesin ve her şeyin üzerinde görenlere, hukuk , kanun, kural da ne?


Evine hırsız girse, yolda kapkaççı çarpsa "Polis" diye yırtınırsın.
Haksızlığa uğrasan mahkemeye koşar , hak aramak için hukukun kanatları altına sığınır, burası hukuk devleti dersin.
Her platformda Türkiye bir hukuk devletidir demeyi marifet bilirsin ama paçan farklı bir şekilde sıkışında hukuk mukuk tanımazsın.
Ne denebilir bu hale Allah'ım.
Guguk da guguk…

Parlamento başkanı "cansiperane" bir şekilde bu konunun halli için mücadele ederken, vekiller devamlı seyahatte olduklarından karar tebliğ edilemedi gerekçesine sığınıldı da mahkeme Eylüle sarktı, başkan dahil, her bir dertli rahat nefes aldı.

Eylüle kadar köprülerin altından kim bilir ne sular akacak, bu konu da kanunların dehlizlerinde ve içtihatların zenginliğinde mutlaka bir şekilde çözülecektir, ben şimdiden bildireyim. Sözün özü bu da kitabına uydurulacak.

Elbette bu konu sürerken bir diğer konu ise cumhurbaşkanımızın " Kürt sorununda iyi şeyler olacak.” sözleri ile alevlenen tartışmalardı..
Günün sözüyse "bir şans yakalamışız, bu fırsatı değerlendirmek gerek"

Neydi bu şans, neydi bu fırsat?. Ne zaman, ne yakalanmıştı?

Ne olmuştu da bir anda şanslı bir döneme girmiştik?
Ben böyle bir şansın nasıl ve neden oluşuverdiğini, tarihi bir fırsat var söyleminin bir anda nereden ortaya çıktığını yani bu sözlerin söylenme gerekçelerinin nasıl, neden, niçin şimdi ortaya çıkarıldığını açıkçası bilemiyorum.
Hani PKK ve uzantıları silahı bırakıyoruz diye ilan eder, toplu teslim olmalar filan başlar da anlarım değişen bir şeyler olduğunu.
Böyle bir durum var mı? Yok.
Yazılı bir taahhütname filan var mı? Yok.

Bu konuda bir bilgisi olan, konunun pat diye gündeme gelme sebebini bilen varsa Allah rızası için söylesin.

Ortada birden bire çalkalanan bu sözler sonrası başladı köşe kadıları ahkam kesmeye.
Dağlardan "Ne mutlu Türküm diyene" yazıları silinmeliymiş, okullarda her gün öğrencilere tekrarlattırılan "Türküm, doğruyum, çalışkanım" sözleriyle başlayan andın okutulmasına da gerek yokmuş.

Ey güzel Allah'ım, neden bu "Türk" kelimesi insanları bunca rahatsız eder?

Türklüğün bunca saldırıya maruz kalmasının ardındaki nefreti de, sebepleri de görmemek elde değil.

Bu kadar mı ağır geliyor Türküm demek?

Amerikan vatandaşı olmak için kırk takla atar, o ülkenin yeşil kartını alınca havalara uçar, Amerikan vatandaşlığına geçtiğinizde kitaba el basıp yeminler edersiniz sırıta sırıta.
O Amerika ki geçmişinde de bugününde de nice kirlilikler doludur. Bunlar bir kalemde geçilir, unutuluverir de "Ne mutlu Türküm diyene" cümlesine kafa yorulur.

Hay kafanıza Türkler kadar taş düşsün e mi?

*

Bu konular gündemi meşgul ederken bu arada sınır bölgesindeki mayınların temizlenmesi üzerine kavga başlamıştı bile.

O mayınlar temizlenince orası bilmem kaç yıllığına mayını temizleyen ülkeye verilecekmiş. Daha doğrusu o bölge İsrail'e elli yıllığına devredilecekmiş.
Aslında elli yıldır kullanılmayan toprakların çok verimli olmasından dolayı orada organik tarım yapılması en güzeliymiş.
Ya da o toprakların bölge insanına mini bir toprak reformu ile devredilmesi ortada bir barış havası esmeye başlamışken çok güzel olurmuş.
Barış havası sözüne baksanıza…yine şehit cenazeleri , yine gözyaşı….

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti mayınını kendi temizleyip, orada en uygun olan üretimi kendisi yapamaz mı?
Bir yandan "one minute" diyeceksin, beri yandan en önemli sınırını İsrail'e peşkeş çekeceksin.
Buna asla inanamam..Böyle bir durumun oluşacağına ihtimal bile veremem.

Köşe kadıları, muhalefet parti başkanları bunları tartışırken gözü pek Başbakanımız da geçmişimizle hesaplaşmaya başlamaz mı?

"Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi, Acaba kazandık mı, bunlar düşünülmeli" sözü, gözü her zaman ülkemde olan dost görünen düşmanları pek sevindirecek türden bir söz olabilir.

Hatta sayın Erdoğan'ın bu tür söylemlerinden dolayı o malum dostlarımız " Ne güzel, Türkler geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, giderek demokratikleşiyorlar" türünden beyanlar da verebilirler.
Ama ….
Sayın Bahçeli'nin Salı günü grubunda yaptığı konuşmasında ifadelendirdiği "Başbakan tarihimizin hangi dönemini ve hangi etnik kimlikleri kastettiğini, kastının 1923 Lozan Antlaşması'yla mübadele kapsamında Türkiye'den ayrılan Rumlar olup olmadığını, yoksa da daha ileri giderek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni yalanlarına da mı sahip çıktığını acilen açıklığa kavuşturmalıdır " cümlesine aynen katılmaktayım.
Zira mayınlı bölge konusunda düşünceleri halka aktarırken araya bu cümlenin sıkıştırılması önemlidir.

Muhtemelen Sayın Başbakan bu cümlesini sadece muhalefetin “Bölgeyi İsrail’e, Yahudilere peşkeş çekeceksiniz” eleştirisine karşılık söylediğini, konunun buralara getirilmesininse konuyu saptırmaktan başka birşey olmadığını söyleyecektir ama böyle çarpıcı ve pek çok yöne çekilecek cümleleri kurmasının, bunlara sebep olduğunu/olacağını da bilmesi gerekmez mi?

Bunca gündem arasında Lozan dahil pek çok konunun sorgulanması, tartışmalar, sürekli olarak Türklerin yerden yere vurulması, Kürt kökenlilerin ise sanki ülkede hiçbir hakları yokmuş gibi lanse edilmesi ve sürekli mağdur olarak gösterilmeleri, halkın neredeyse canından bezecek hale getirilmeye çalışılması, özellikle ekonomik açıdan nefes alamaz hale gelmiş, bir lokma ekmeği huzurla yiyemeyen toplumu giderek artan biçimde germek kime ne kazandıracaktır bunu çok iyi düşünmek gerek.
Bazıları açık ve şeffaf bir toplum böyle olur diyorlar.
Demesine diyorlar da bu kadarı bana fazla geldi doğrusu.

*

Bu yazıyı yazarken yeni gelen 6 şehit haberi ile sarsıldım.

DTP Genel başkanı Ahmet Türk ise bakınız bu habere karşı taziyesini nasıl bildiriyordu.

''Bu kardeşlerimize Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.'İnsan yaşamını sona erdirmeye yönelik şiddet eylemlerini tasvip etmedik, tasvip etmeyeceğiz. Haftalardır yaptığımız çağrılarda askeri operasyonların durmasının önemine işaret ediyorduk, ancak ne yazık ki bu çağrılarımız ve iyi niyetli çabalarımız bugüne kadar hiçbir sonuç vermedi.

Bu saatten sonra her kim ki demokratik bir çözümden yana ise ve her kim ki silahsız bir çözüm arzuluyorsa mutlaka ama mutlaka elini tetikten çekmelidir. Siyasetin önünü açabilmenin olmazsa olmaz koşulu ölümlerin durmasıdır. Bu başarılamadığı zaman, ölümleri durduramadığımız müddetçe hiçbir sorunumuzun çözüm yoluna giremeyeceği gerçeğini bir kez daha tekrarlıyor, bu ortak acıların biz siyasetçilere daha fazla sorumluluk yüklediğinin önemle altını çiziyoruz'
'


***

Nedense son günlerde Atamızın Gençliğe hitabı aklımdan çıkmaz oldu.

Sözümüzü o hitabe ile bitirelim ki sürekli farklı gündemler yaratılarak bizlere unutturulmak istenenleri hatırlamaya yardımcı olsun..

Lütfen bu hitabenin her cümlesini yeniden, sindire sindire okuyup düşününüz.


Ey Türk gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!

Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

"VAPUR" ya da "GEMİ" denince…



Çocukken vapur denilince aklıma Kadıköy ve Üsküdar sahillerine yanaşan yandan çarklılar ve halam gelirdi.
Halatların gıcırtısı, karadan uzatılan tahtalar, kâh dikkatlice inen, binen, kâh aceleyle koşuşturarak atlayan insanlar,

kalkışta çıkan kar beyaz köpükler ve çığlık çığlığa martılar…
Arabalı vapurda içilen mis gibi demli çay, rüzgâra karışan yosun kokusu, masmavi deniz…

Halam ise Kanlıca'da denizin kenarında bir yalıda otururdu.
Yalının camından denizi seyrederken, hemen önümüzden geçen vapurlar eve çarpacak sanırdım. Yüzmeyi, daha dört beş yaşımda belime bağlanan iple boğazın serin sularına bırakılarak orada, yalının bahçesinden merdivenle indiğimiz derin denizde öğrendim.
Evin altındaki kayıkhaneye inip sandala binerek, denize açılmak ne heyecan vericiydi yarabbim.
Sandalla Kız kulesine kadar gider, oradan denize girenleri seyreder, biz de yüzer yine geri dönerdik. Hangi yıllar mı?

1960- 1970 arasındaki yıllar…

Sert mizaçlı bir kadındı halam. Hem çok sever, hem de korkardım.
Adını da ben takmıştım. Ona hep "vapurlu hala" derdim.
Önceleri tüm aile kızmıştı bana ama zamanla hepsi halama, "vapurlu hala" demeye başladılar.
Bu gün bile halamdan söz ederken hepimiz öyle deriz.

Okula başlama yıllarında bir başka geminin varlığından haberdar oldum.
Nuh'un Gemisi…
Hayalimde kocaman bir gemiydi o..
İçinde bildiğim, bilmediğim tüm hayvanlar vardı.
Çocuk aklım bütün hayvanların olduğu bir gemiyi tam olarak algılayamıyordu. Gülhane parkına götürüldüğümde gördüğüm hayvanları düşünebiliyor ve o gemiyi hayvanat bahçesi gibi sanıyordum.
Rahmetli babaannem geminin ne işe yaradığını anlatmıştı ama çocuk aklı bu, anlamıyordum.
Soruyor, soruyordum…
- Hayvanlar niye binmiş?
- Hepsi bir aradayken kavga etmemişler mi?
- İki fil binince gemi batmaz mı?
- Aslan insanları yememiş mi?

Babaannem sabırla anlatırdı o gemiye neden her tür hayvanın bindiğini ve sonrasında binmeyenlerin akıbetinin ne olduğunu.
Dedim ya çocuk aklı diye…
Gemiyi hayvanat bahçesi kadar büyük , tufan denen şeyi de şiddetli yağmur yağdığında, kapımızın önünden deli gibi akarak önüne çerçöpü katıp giden, sel gibi bir şey sanırdım…
Nuh ise beyaz sakallı, tonton, yaşlı bir adamdı benim için…

Sonra okula başladım.
Okumayı, yazmayı öğrenirken, minik beynime her geçen gün yeni bilgiler yazılırken bir geminin varlığından daha haberdar
oldum.
Bu gemi dedemle Kadıköy'den binip, Karaköy veya Eminönü'nde indiğimiz bol koltuklu, içinde çay içilen, satıcıların sırayla dolanıp bir şeyler satmaya çabaladığı o gemilerden değildi.
Nuh'un gemisi hiç değildi.

İsmi Bandırma Vapuru idi…

O gemi içinde özgür düşünceyi, tutsaklığa karşı koyuşu, düşmana baş kaldırmayı, umudu taşıyordu.
Eskiydi, bakımsızdı, hatta doğru dürüst çalışmayan bir pusulası vardı ama deli dalgalara karşı koyarken, sanki biliyordu umudu taşıdığını…

Bilmeseydi belki de Karadeniz'in hırçın dalgalarında yitip gidebilirdi.

19 Mayıs sabahı, Samsun'da güneş daha parlak doğdu sanki.
O günlerden sonra ülkemde dolaşan kara bulutlar teker teker kayboldular.
Zor yıllardı…
Ama önemli olan zoru başarmaktı…
Bizler, başarmıştık…
Mustafa Kemal'in Bandırma Vapuru ile başlayan yolculuğu amacına ulaşmıştı.
Yurdun her bir yerine saçılmış çöpler temizlenmiş, aç gözlü arsız düşman İzmir sahillerine dökülmüştü.
Sonra….
Atatürk'ün ülkeyi ayağa kaldırma yolculuğu başlamıştı.

***

Şimdiki gençler gemi denince ilk anda ne düşünürler bilemiyorum.
O sebeple bir kaç gence kelime bazında sormaya karar verdim.
Herhalde akıllarına ilk gelen televizyonlarda yapılan konuşmalardan, eleştirilerden dolayı "gemicik" sözcüğü olur diye düşünüyordum… haklı da çıktım…

Gemi sözcüğü ilk olarak gemicik sözünü anımsattı gençlere…hemen hemen tümü gemi sözcüğünden hareketle " gemicik" deyip, Başbakanımızı ve oğlunu zikrettiler.

Yandan çarklı denince, "televizyonda bir dizi karakteri değil mi" diye sordular.

Nuh'un gemisi deyince hemen hepsinin verdiği cevap aynı, hayvanlar ve tufan…

Bandırma kelimesi, yazlıkçıları, deniz kenarını getirdi akıllarına.
O güzergahta olmasından sanırım bir de "Susurluk" dediler.

Bandırma Vapuru diye düzeltince Atatürk, Samsun ve 19 Mayıs diyenler de , suratıma garip garip bakanlar da oldu.


***

16 Mayısta Bandırma Vapuru ile başlayan yolculuk 19 Mayısta Samsun'a varışta ilk Türk Kurtuluş Hareketini başlatıyor , bu varıştan dört yıl sonra ise genç Türkiye Cumhuriyeti hayat buluyordu.

O hareketin nedenini, niçinini ders kitaplarına sadece bilgi olarak koyunca olmuyor…
Zaman içinde ezberciliğe dayalı bir sistemde bazı değerler anlamını, önemini yitiriyor.
Yerini ise televizyonun sundukları alıyor…
Belli günlerde televizyonlarda gösterilen siyah beyaz eski filmler, birkaç yapım, kahramanlık türküleri hep aynı olunca da yüreklerde bir kıvılcım dahi yaratamıyor.
Kanal değiştiriliveriyor hemen…Acı ama ne yazık ki gerçek budur…

Geçmişin önemini kavramak için ille de başımıza bomba mı yağmalı?
İstiklâl ve Cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olup, yanı başımızdaki ülkelerde milyonlara varan sayılarda insanları mı öldürmeliler?

Cebren ve hile ile iç ve dış düşmanlar ülkeyi yeniden işgal mi etmeli?
Millet fak-ü zaruret içinde harap ve bitap düşürülmüş mü olmalı?
Hepimiz gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde mi olmalıyız?

Erki kullanarak derinleşenler bir bir ortaya çıkarken, derinlerde nelerin gizli olduğu bilinmezken, mafya örümcek gibi ağlarını örerken, güçler ayrılığı dengeleri altüst olurken, hukuk da kendi içinde siyasallaşıp, düşler görürken…

Damarlarımızdaki asil kanı reddedenlerin sesleri bunca çıkarken, sorun var diye yırtınanlar, ülkeyi bölme gayreti içine girmişken ve her geçen gün altımız biraz daha oyulurken…

Söyleyin ne yapmalı?


19 Mayıs Atatürk'ü anma, Gençlik ve Spor bayramımız kutlu olsun…






Yazım tarihi: 19 Mayıs 2009

Domalan ya da dolaman…



Güneş, olanca parlaklığı ile içimizi, dünyamızı ısıtırken, gökyüzü bir gün önce yağmurlarını boşaltarak yükselen kar beyazı

bulutları masmavi kollarıyla sarmalıyor. Kuşlar neş'eyle cıvıldaşıyor.
Sözün özü hava güzel mi güzel.
Aslında güzel demek de yetmez. Bazen kelimeler kifayetsiz kalır.
Kır şebboyları misler gibi kokularını salıvermişler. Öyle büyülü bir koku ki bunu nasıl anlatayım bilemiyorum.
Bilen bilir ne demek istediğimi…

Havadaki o muhteşem kokuyu koklamak isteyenlere ise bu mevsimde Anadolu kırlarını tavsiye ediyorum.
Papatyalar kar beyazı elbiselerine sarı düğme takmış kibar hanımlar gibi…
Peygamber çiçekleri gökyüzüne hayran hayran bakıp adeta tefekkür ederlerken, ben de onlara bambaşka hayranlıkla bakıyorum.

Minik gelincikler, sarı çiğdemler, ballı babalar, ismini bilemediğim bir dolu çiçek ve zümrüt gibi çayırlar bizi çağırıyor sessizce.
Yağmurun yıkadığı tabiat tüm ihtişamı ile bizi beklerken eve kapanmak olur mu?

Eşimle aynı düşüncede olduğumuzdan kahvaltıyı yapar yapmaz fırladık evden, başladık yürümeye.
Yürüdükçe yürüyesi geliyor insanın. Ne yana baksan ayrı bir çiçek, ayrı bir güzellik.
Ah benim güzel yurdum, ne bereketlisin.

Yaklaşık onbeş, yirmi dakika yürüyüp bir tepeye vardık.
Biraz soluklanmak için durup çevreyi seyrederken karşı tepede pek çok insanın birbirlerinden ayrı olarak sağa sola doğru yürüdüklerini gördük.
Hepsi yere bakarak yürüyorlar.
Garipsedik elbette. Zira bu güzel günde çevredeki muhteşem güzellikler dururken sadece yere bakarak yürümek akla bir tek şeyi getiriyordu.
Herhalde bir şey kaybettiler onu arıyorlar…

Merakımızı yenemeyip o tepeye doğru yürümeye başladık. Yaklaştığımızda gözlerini yerden bir an bile olsun ayırmadan dolaşan insanlarının hepsinin elinde bir değnek ve naylon torba olduğunu görünce daha da şaşırdık.

Ara ara durup değneği yere vuruyor, sonra da toprağı eşeleyip yürümeye devam ediyorlar.

Tamam, bu mevsimde köy kadınları küçük gruplar halinde acı güney, yemlik, toklubaşı, kuzu kulağı, labada gibi otları toplarlar bunu biliyorum ama değnekle dolaşanları ilk kez görüyorum. Üstelik sadece kadınlar değil, kadınlardan daha fazla sayıda erkek de var.
Sonunda yanlarına ulaştık ve ne aradıklarını sorduk.
"Domalan arıyoruz" dediler.
Domalan da ne?
Böyle bir otu ilk kez duyuyorum.
Güldüler bana…Zira aradıkları ot değil mantarmış…
Ama bu mantar bizim bildiğimiz, marketlerde satılan mantarlardan değilmiş meğer.
Toprak altında olurmuş, patates gibiymiş.
Bu mevsimde, özellikle yağmur yağdıktan sonra olurmuş.
Allah Allah…bunu ilk defa duyuyoruz. Merakımız iyice arttı.
Bulan var mı dedik. Elleriyle en tepede oturan yaşlı bir amcayı gösterdiler.
Hemen o yöne seğirttik.
Yüzü güneşten mi kararmış, yoksa yaradılışından mı esmer olduğunu tam anlayamadığım, bembeyaz saçlı, yılların damgasını vurduğu kırış kırış yüzüne rağmen gencecik bir delikanlı gibi capcanlı bakan gözleri ile beni şaşırtan bu amca, hayli ilerlemiş yaşına rağmen elindeki sigarayı da fosur fosur içerek beni daha da hayrete düşürüyor.

Selamlaşıyoruz.

Domalanı görmek istediğimizi söylüyoruz. Büyükçe, siyah bir naylon poşeti gösteriyor eliyle.
Poşet ağzına kadar dolu.
Gerçekten patates gibi bir şekli var ama ilk bakışta bana daha çok yer elmasını anımsattı. Bazıları koyu kahve renginde, bazıları ise daha açık renkli. Kimi patates kadar iri, kimi ceviz kadar. Bizim bildiğimiz mantarlar hem beyaz, hem de yumuşak. Bu ise daha sert.
Amcanın yanına oturuyoruz. Eşimle sohbete başlıyorlar.
Meğer amca bu işlerin uzmanıymış. Yöredeki tüm otları, mantarları bildiği gibi hangi mantar hangi yerde daha fazla olur, hangi saatte bulunur hepsini bilirmiş.
Onu tanıyanlar da amcanın gezindiğini görünce peşine takılıp domalan ararlarmış.

"Onlar arar ama ben bulurum" diyor.

Sigaradan rengi dönmüş dişlerini göstere göstere gülüyor. Gülünce yüzü aydınlanıyor. Bu öyle bir aydınlık ki ne yüzünün esmerliğini, ne dişinin sarısını görmüyor insan. Anadolu insanının güzelliği çıkıveriyor ortaya o kocaman gülüşle.

Diğer yanındaki torbaya uzanıyor ve içinden bir bohça çıkarıp açıyor. Bohçanın içinde dört beş tane dürüm var.
Dürüm dediğim, köy kadınlarının , içine değişik malzeme koyup, sigara böreği gibi sardıkları yufka ekmeği.
O yufka ekmeklerin içine bazen sadece ot koyar yerler, bazen haşlanmış patatesle yapılan salata, bazen peynir , bazen de yine yufka ekmek kırıntılarını tereyağında kızartıp bunu dürüm yapıp yerler.

Amca bize dürümlerden ikram ediyor. Bu dürümler bildiklerimizden farklı imiş yani domalanlı dürümmüş.Amca kocaman dürümlerden birer tane uzattı ama kabul etmedik.
Öyle ısrar etti ki hem ayıp olmasın diye hem de tadını merak ettiğimizden sadece bir dürümü alıp ortadan ikiye böldük ve yemeğe başladık. Müthiş bir lezzet.

Nasıl pişirildiğini sordum hemen.
İyice yıkanıp incecik dilimlenen mantarlar, soğan, domates, yeşil biber eşliğinde kendi saldığı su ile iyice pişiriliyormuş, ateşten indirmeden önce üzerine yumurta da kırılıyormuş, yufka ekmek eşliğinde ister bandıra bandıra, ister dürüm edip
yeniyormuş.

Afyon bölgesinde Dolaman, Konya taraflarında Domalan denilen mantar ile böyle tanıştık.

Yaşlı amca uzayan sohbette bize bu mantarın nasıl bulunacağı hakkında bilgiler de verdi.

Otların çok sık olmadığı, daha çok taşlı topraklı yerlerde bulunurmuş. Yerin altında büyüyünce toprağı çatlatırmış ama toprak hafif yükselir ve ortadan üçe çatlarmış. Sopa ile yere vurunca düz toprağa vurulunca çıkan sesten farklı bir ses çıkarmış. İşte o zaman sopa ile toprağı eşelersek altındaki mantarı görürmüşüz.

Bunları dinleyince arazide gezen insanların kaybettikleri bir şeyi bulmak için değil, mantarları bulmak için sadece yere baktıklarını öğrenmiş, amcanın Anadolu insanına has paylaşımcılığı ile bu mantarın tadına da varmış olduk.

İzin isteyip kalkarken bu yaşlı amca bize bir pişirimlik mantarı da hediye edince değmeyin keyfimize.

Dönüşte biz de başladık yere bakmaya…olur ya belki buluruz.
Bulamadık elbette.

Günün kârı hediye mantarlar, kocaman bir demet kır çiçeği toplamak ve bu güzel havada uzunca bir yürüyüş yaparak ciğerlerimize mis gibi havayı doldurmak oldu.

Eve dönüşümde hemen internette araştırma yaptım.
Meğer bu mantar içinde etten çok daha fazla protein bulunduran eşsiz bir nimetmiş.
Avrupa'da çok yüksek fiyatlarla satılıyormuş.

Vazomdaki çiçekler evimin havasını bir anda değiştirirken "Ey Allah'ım, dedim. Sen ne büyüksün. Et alacak para bulamayan garibanın, fakir fukaranın sofrasına etten daha değerli bir nimeti topraktan fışkırtarak, bedava sunuyorsun."
Şükürler olsun, verdiklerine hamdolsun.

Yarından itibaren gözüm çiçeklerden, böceklerden, bulutlardan, kuşlardan gayrı "acaba bu mantardan bulur muyum" diye yerde olacak.
Elimde de bir değnek…
İlla ki…


Çiğdem ALTINÖZ


Not:Başta canım annem olmak üzere tüm annelerin, anne olamasalar bile içlerinde o yüce duyguyu taşıyanların "Anneler günü"nü kutlar, mübarek ellerinden öperim.





***


Rhizopogon luteolus...yani domalan mantarı


Şapka
Mantar, küremsi, birazca uzun ve armut veya soğan, patates şeklinde, 3 cm kadar ceviz büyüklüğündedir. Yüzeyi derin, dar oluklu, labirent gibidir. Dış kısmı kösele gibi, esnek ve sarı esmer renktedir. Gençken saman rengindedir, daha sonra esmer ve pas rengine değişir. Yüzeyi ince tüylüdür, bilhassa dibinde, bükülmüş yuvarlak, ince esnek iplikler vardır.

Etli Kısım
Yarıklı, katı ve başlangıçta beyazımtraktır, daha yaşlandığı zaman zeytin yeşili kahverengi olur ve lapa gibi bir kitle halinde erir. Kuruyunca oldukça serttir ve renk bakımından sarımtraktır.

Koku
Önceleri zayıftır, daha sonra gübre suyu veya hayvan pisliği gibi fenadır.

Yetişme Yeri ve Zamanı
Oldukça nadir bulunan bu mantar her yerde yetişebilir. Özellikle kumlu iğne yapraklı ve çam meşçereleri toprağında yapısı toprak içinde olmak üzere gelişir. temmuz-Ekim ayları arasında görülür.
Domalan mantarının bir başka türü de aşağıda resmini gördüğünüz, Rhizopogon rubescens olarak adlandırılan mantardır.
Bu mantar da toprak içinde gelişir.






10 Mayıs 2009

Seçim, Obama ve bir tatlı bahar



Tartışmaları bitmeyen bir seçim geçirdik.
Ak Partinin oy oranı bir miktar düşmüş olsa bile bunu hezimet gibi adlandırmak anlamsız.
Tıpkı oy oranlarını bir miktar artıranların büyük bir zafer elde etmiş havasına girmemeleri gerektiği gibi.

Mahalli idarecileri seçmek için yapılan seçim adeta milletvekillerini seçiyormuşuz havasına dönüştürülünce birinin biraz gerilemesi, diğerinin bir dahaki seçimde hükümetiz demesine kadar gitti.
Oysa her iki seçim arasında fark olduğunu "seçmeyi ne bilir" denilen bu halk çok iyi bilir.
Partiler her ne kadar başarılıyız deseler de alınan sonuçları halkın bir uyarısı olarak algılamakta da yarar var.

Bir yazımda Başbakanımızın üslubuna değinmiş ve "Devleti yönetmek ateşten gömlek giymektir. Yanmak pahasına sabredebilmektir" demiştim.

Seçim mitinglerini izlemekten hiç bu kadar bunalmamıştım doğrusu.
Her meydanda aynı parasal söylemlerin tekrarlanması, bilinen şiirler, eşek, semer örneklemeleri, muhalefete çatmalar, dile dolanan bir konunun ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilmesi içimi baydı.
Hani aklıma şu da gelmedi değil. Bir söz vardır bilirsiniz. İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü…
Acaba dedim sayın Erdoğan bu mantıkla mı bakıyor olaya. Zira belli şehirleri "istiyorum" demişti ya…
Her akşam mikrofonun önüne yapıştırılan etikette miting yapılan kaçıncı il olduğunu gördüğüm bu tabloya bir isim taktım ve Mahalli Tayyip Mücadelesi dedim sonunda. Zira başkan adaylarını değil hep başbakanı izledik. Sonuç ortada. En sürprizi de Antalya…
Umarım sonuçlar aklı selim ile irdelenip dersler alınır.

***

Bu gündem sıcaklığını sürdürürken ABD'nin yeni başkanının ziyareti gündeme oturdu.
Bush'un gaflarına o kadar alışmışım ki TBMM'de konuşan Obama nerede hata yapacak diye bekledim. Konuşmanın bütününde bana göre kabul edilemez bölümler olsa bile, konulara hakim olduğunu ve barış ister görünüm verdiğini söylemeden geçemem. Gelmesi ve gitmesi sürecinde rolüne iyi hazırlanmış birini izlediğimi düşündüm.
Kimisi "ailemde Müslüman var" dedi diye, bu adam aslında Müslüman dedi, kimisi kediyi okşadı gönlümü fethetti dedi, kimisi de beğenmedi "yankee go home" diye pankart açtı.
Neticede Türkiye'den bir Obama geçti, Rasmussen krizinin gölgesinde…
Bu ziyaretten sonra bende iz bırakan ise DTP başkanı Ahmet Türk'ün sunduğu dosya ve Obama'ya söyledikleri…Yani takke düştü kel gözüktü.
Yirmi milyon değil elli milyon da olsalar, ülkemizin adı Türkiye Cumhuriyetidir…Kürdiye olacak değil ya…Etnik köken üzerinden kurdukları hayaller boş ve ham hayallerdir.
Allah hepsine akıl fikir ihsan eylesin diyelim.

***

Evet, ekonomik kriz teğet mi geçti, ortadan mı geçti diye tartışmalar süredururken, Obama kendi geçmişleri ile yüzleştiklerini anlatıp Ermeni lobisini küstürmeme derdine düşedursun, Rasmussen'i Anadolumun Evliyaları bir sabah ezanı vaktinde dürtüverdiler.
Ve Atamın emanet edilmek istediği doktorlarımız da O'nu iyileştirdiler.
Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste diyenler boşa dememiş değil mi?

***

Nisan ayı bereketiyle geldi.
Yağmurlarla barajlar doldu.
Anadolu yeşillendi. Şimdi bahçelerde, bağlarda, kırlarda hareket var.
Kayısılar, erikler çiçek çiçek.
Her şeye, herkese ve tüm olumsuzluklara rağmen on beş, yirmi gün sonra kır çiçekleri türüm türüm kokutacak ülkemi.
İğdeler, ıhlamurlar baygın baygın kokularıyla onları takip edecek.

Anadolum bereketiyle, insanlarının sıcacık gülümseyişiyle yarınlara "merhaba" diyecek.

Sağlıkla, nice baharlara…



11.Nisan.2009 tarihinde yayımlanmıştır

6 Nisan 2009 Pazartesi

AĞLIYORUM...




O bayrak rengi helikopter düştüğü günden beri ağlıyorum.

Penceremden bahçemde henüz erimeyen karlara bakarken ağlıyorum.

Musluktan akan buz gibi suda ellerim üşürken ağlıyorum...

Bu satırları yazarken ağlıyorum.

*

Böyle sürekli ağladığım bir isim daha vardı...

Silahlı ve bombalı saldırı sonucu öldürülen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan...

Gaffar Okkan 24 Ocak 2001 tarihinde Diyarbakır’da pusu kurularak kalleşce öldürüldü. Okkan’la birlikte 5 polis memuru da öldürüldü.

Hakkın rahmetine uzun yıllar önce kavuşan babam da polis olduğundan, çok acı gelmişti bu ölümler bana...

Günlerce ağlamıştım.

*

Ama bu sefer içime çöreklenen acı çok daha farklı.

Her TV kanalında takılıp kalıyor, duyduğum her haberde, O'nun hakkında okuduğum her yazıda gözyaşlarıma hakim olamıyorum.

Ağlıyorum, ağlıyorum...

Yiğit bir adamın zamansız gidişine, çilelerle geçen ömrüne, ardında kalan kuzularına, dava arkadaşlarının metanetine ağlıyorum.

Darbenin ardından, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanığı olarak cezaevine konulup, 7,5 yıl Mamak'ta yatan ki 5,5 yılı hücrede geçmiş, 12 Eylül yönetiminin işkencelerine maruz kalan, vücuduna elektrik verilen, sonra bu davadan suçsuz bulunan bir adamın sabrına ağlıyorum.

O, bu süreci yaşamışken, şimdi Ergenekon davası yüzünden tutuklananları savunan (ki hepsinin rahatları yerinde ve asla işkence görmüyorlar) , bunların avukatlığına soyunanların düştükleri acze bakıp, sanki benim vücuduma elektrik verilmişcesine, sarsılıyor, ağlıyorum.

Adam gibi bir adamın gidişine ağlıyorum.

Davasına bağlı, tavizsiz, duygu ve inanç yüklü, sevgi dolu bir babanın gidişine ağlıyorum...

Artık Muhsin Yazıcıoğlu yok...

Bilgisayarımda, seslendirdiği şiirini defalarca dinliyor, ağlıyorum...

Mekanın cennet, Peygamberimiz şefaatçin olsun Muhsin ağabey...

İnşallah, yeleleri rüzgârla savrulan bir atın sırtında, cennetin muhteşem yeşillerinde geziniyorsundur...

Ben hem üşüyor, hem ağlıyorum....




Çiğdem Altınöz

9 Ocak 2009 Cuma

Ya Ummi…




Günlerdir boş yazı kağıdına bakıp duruyorum.
Yüreğim sızlıyor, gözyaşlarıma hakim olamıyor, ağlıyor ağlıyorum.
Ne demeli, ne söylemeli?
Ne yazmalı?
.
Ben anneyim.
Kanınla, canınla besleyip aylar boyu sabırla gelmesini beklediğin bir bebeğin doğmasının nasıl olduğunu,
İlk çığlığını duymanın insana nasıl duygular verdiğini,
Karnında kımıldayan o canlıyı kucağa alma hazzını,
Minicik ellerinin ana göğsüne dokunmasının ne olduğunu,
Onu emzirirken , beslerken, velhasıl büyümesinin her evresinde onu gözlemlemenin, gururlanmanın, kokusunu ciğerine çekmenin,
Ayağına bir kıymık battığında dahi insanın canının çekilmesinin, dizlerinin çözülmesinin ne olduğunu çok ama çok iyi bilirim.
.
Şimdi…
Orada…
Zalimin bombalar yağdırdığı, cehennemi yerde
.
Hangi anaya neyi, nasıl anlatır,
Onları hangi sözlerle avutabilirsiniz?
.
Siz onun canının parçasını,
Siz onun gül kokulusunu,
Bir daha nasıl geri verebilirsiniz?
.
Sabır, ya Ummi sabır...
.
İsrail teröre ve teröristlere yönelik temizlik yapıyor ha…
Yaka, yıka, döke, saça, öldüre öldüre
Her yeri kana bulayarak yapılan temizlik gördünüz mü hiç?
.
Görmediyseniz dikkatlice bakın.
.
Orada yaşananları aklınıza, yüreğinize iyice kazıyın…
Günlerdir bir insanlık dramını izliyoruz.
Günlerdir yapılan soykırımı izliyoruz.
Tarihe ibretlik notlar düşülüyor.
.
Anaların kuzuları ölüyor.
Filistin gelincik tarlaları gibi…
.
Kim terörist?
Vatanını, imanını, namusunu koruma içgüdüsü ile kanını, canını veren mi?
Cami, okul, ev demeden yıkan yakan mı?
.
Kim yayılmacı?
Kim kendini en üstün ırk gören?
Kim kendinden başkasına yaşam hakkı tanımamayı ilke edinmiş?
Kim bunların sorumlusu?

Nasıl dindirilir anaların yüreğinde yaktığınız o ateş…
.
Ey Filistin
Ey Filistin halkı
Ne kadar yalnızsın,
Ne kadar melül ve mahzunsun,
Ve ne kadar yaralısın…


.

İLLE DE KIRMIZI



Televizyonda muhabir vatandaşa soruyor:

- Kırmızı iç çamaşırı aldınız mı?

Vatandaş anlamsız gözlerle bakıyor muhabire.

- Yılbaşı gecesi kırmızı iç çamaşırı giyilince bütün yıl mutlu geçermiş, siz de çamaşır aldınız mı?

Vatandaş bu soruya ne cevap versin ki?
Aldım dese olmaz, almadım dese olmaz…

Zaten alım gücü sınırlı.
Üstelik bu adetler bizim inancımızla alakalı olmayan adetler.

Aldım dese en yakınları tarafından ayıplanmak da var, muhabir hanım aracılığı ile tüm Türkiye'ye sesini duyuracağından milletin gözünde düşebileceği durumlar da var…

Almadım dese "göbeğini kaşıyan adam" sınıfına girmek var, geri kafalı, çağdışı, gerici ve benzeri kelimelerle yaftalanmak da cabası…

Muhabir bu konuda öylesine ısrarcı ki dükkanlarda kırmızı iç çamaşırının tükendiğini bile iddia edebiliyor.
Türk milletinin işi gücü kalmadı, yılbaşı gecesi kırmızı don giymek için dükkanlara saldırmış da tüm kırmızılar tükenmiş sanki…

Şimdi muhabiri bu soruyu sor diye sokağa salıverenlere " Yılbaşı denen şey bize ait değildir. Bu gecede içki içip eğlenmek, kırmızı don giyip yeni yılın çok iyi geçeceğine inanmak yerine,
Bu geceyi gelecek yılların savaşsız, kavgasız ve barışın hakim olması, bolluk, bereket ile gelmesi için Allah'a dua ederek, yalnızca yaratandan dilemekle geçirmenin çok daha anlamlı ve doğru olduğunu" söylesek bizi tefe koyup çalar, diri diri kendi çarmıhlarına gererler.
Adımız çıkar dokuza inmez sekize.
Olsun…varsın çıksın..ben doğruyu söyleyeyim de onlar varsın beni etiketlesin.

24 Aralıkta başlayan Noel, miladi takvime esas kabul edilen sıfır noktası ile yeni yılın 1 Ocaktan başlaması hazreti İsa ile ilişkilendirilmişse, bu kutlamaların bize ait olmadığını, yani bizim inancımızla ilişkilendirilmesinin doğru olmadığını söylemek yanlış değil.
Eğer Hıristiyanların dayattıkları zaman değil de akilane olanın yani gece ve gündüzün eşitlendiği zamanı sıfır noktası olarak kabul ettirebilseydik yeni yıl daha farklı bir ayda başlamış olacaktı.
O zaman tüm dünya gelmekte olan yeni yıla ait sevinci ortak yaşayabilirdi.

Konuyu uzatmayalım.

Onların inancına göre kırmızı çamaşırlar giymek yeni yılın nasıl geçeceği ile ilişkilendirilen bir durum…
Ama ille de kırmızı.
Demek ki iç çamaşırı, çorap bahane, kırmızı şahane…

Konuya bu açıdan bakarsak,
İsrail'in yeni yıla etrafını kırmızıya boyayarak girmesi daha bir anlam kazanmıyor mu?

Ben düşünmez ve sormaz mıyım?

İsrail gece gündüz Gazze'ye bomba yağdırıp ortalığı kan gölüne çeviriyorsa,
Erkek, kadın, yaşlı, genç, çocuk demeden öldürüyorsa, kimseyi kaale almıyorsa, bu harekat gelen yılın birçok ölümleri de beraberinde getireceğinin işareti mi olacak?

Şimdi…
Giyin kırmızı donları
Giymeyi canınız çekiyorsa giyin elbette…
Sizin düşünceniz size, bizimki bize ait…

***


Artık içimden yeni yılı kutlamak gelmiyor...gelemiyor

Orada...

Hemen yanıbaşımızda nice canlar alınıyorsa...

Hastanelerde tedavi dahi yapılamıyorsa...

Ekmeksiz, yakacaksız, ışıksız, ilaçsız ve çaresiz binlerce insan, başıma bomba düşecek korkusu ile soğukta titreşiyorsa...

Ve tüm dünya buna duyarsız kalarak, kırmızı don derdine düşüp yeni yılı kutlama çılgınlığına kapılıyorsa...

Ben kutlayamıyorum böyle bir yılı...

Affedin beni...




Filistin'de ölen kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yaşama savaşı verenlere, hayatta kalmaya çabalayanlara kolaylıklar diliyorum.

"Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir"
(Fetih Suresi 7.ayet)


31 Aralık 2008