18 Aralık 2008 Perşembe

Gökten hep elma düşmez ya...


Bu da başına ayakkabı düşen başkan öyküsü...


Bir varmış bin yokmuş.
Masallar böyle başlar ya hani…
Bir zamanlar dünyada Orta doğu denen bir yer ve o yerde Irak diye adlandırılan bir ülke varmış.
Bazılarına göreismi gibi ırak mı ırak bir yermiş orası ama çölü, kumu, toprağı azıcık eşsen petrol fışkıran bir yer olduğu için hep istila etme hayalleri kurulurmuş.

Bize uzak değil elbette, hemen yanı başımızda bu ülke.
Üstelik en eski şark medeniyetlerinin doğduğu, bereketli "Mezopotamya" denen yer orası.

633-642 yılları arasında İslam toprakları arasına giren, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devrini yaşayan, 1005 yılında Selçuklu hakimiyetine, 1258 yılında ise Moğol istilasına uğrayan, sözün özü herkesin gözünün olduğu bir yerdir Irak.

Moğol istilasına kadar bilimin, sanatın, incelemelerin araştırmaların yapıldığı üstün bir İslam merkezi durumundayken iki yüzyıl süren Moğol istilasında Bağdat Kütüphanesindeki binlerce eserlerin Dicle nehrine atıldığı ve bu nehrin günlerce mürekkep renginde aktığını yazar eski kaynaklar.

Bir düşman neden saldırdığı ülkenin kitaplarını yok eder sizce?

Son ABD istilasında Irak kütüphanelerinin ve müzelerin durumunu anımsayın bu arada.
Demokrasi getirmek adına gelenlerin Moğol istilacılarından ne farkı var?

1444-14467 yılında Akkoyunlular, 1499-1508 arası Safeviler istila ettiler bu güzel ülkeyi.
İşte Safeviler o dönemde Şiilik ve Sünnilik ayırımı, yani bir diğer anlamda mezhep ayırımı yapıp içten bölerek idare ettiler.

Bu kıymetli ülke Osmanlı Devleti ile İran'lı hanedanlar arasındaki hakimiyet mücadelesine de sahne oldu. Sonunda 1534'te Osmanlılar kazandı ve 1917'ye kadar Osmanlı yönetiminde idare edildi.

Sonra ne mi oldu?
Birinci Dünya savaşı….
Özetin özeti şu..
Savaş sonrası o bereketli Mezopotamya malum güçlerce paylaşıldı.

Hem de ne paylaşım…cetvel yardımı ile çizile çizile…

Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oluverdi bir anda…

İkinci dünya savaşının birincinin mantığından pek bir farkı yoktu hani.
En kârlı çıkan ise iki arada bir derede kuruluveren İsrail devleti oldu.
İngiliz bir adım gerilese, yerini Rus alıverdi, Rus güçleniyor korkusundan devreye çaktırmadan geri planda duran ABD giriverdi…

Şimdi burada, bu devletin tüm tarihini yazmak değil amacım. Zaten isteyen internette kısacık bir arama ile dünyanın bilgisine ulaşır.
Ben sizlere geçmişten bu güne nasıl istilalara uğradığını ve nasıl iştah kabartan bir ülke olduğunu anlatmaya çabaladım.

Şimdi bir hamur düşünün.
İçine bir parça maya attınız mı kabarır da kabarır.

1500'lü yıllarda atılan mezhep tohumu kabarırken, çizgilerle şekillenen, bilmem kaçıncı paralellere hapsolan, etnik kökenlerin öne çıkarılarak kıyım olması arzulanan, ama bereketinden hiçbir zaman bir şey kaybetmeyen bu ülkenin insanlarına düşen ne idi?

Hep acı, hep hüzün, hep yoksulluk, hep ölüm…

Saddam zulmü dendi, nükleer güç dendi, demokrasi yok dendi ve sonunda bu bereketli topraklara ABD ve İngilizler çörekleniverdi.

ABD Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra aynı misyonu kendinde gördüğünden tüm dünyaya "Süper Güç" olduğunu ilan etmişti Rusya parçalanma yolunda yürüyedururken.

İngilizlerin orada olmasının birincil nedeni neydi peki?

İngiltere'nin sömürge politikası nedeniyle doğuda Karayip'lerden, batıda Amerikanın bazı eyaletlerine kadar geniş topraklara sahip olması nedeniyle bir sömürgesinde güneş battığında diğer sömürgesinde güneş doğuyor diye "üzerinde güneş batmayan ülke" unvanını almasının gereği idi bu…Sömürmek…sömürmek..sömürmek…

Bir ülke varmış, ama halkında bin yokmuş…
Hep acılar düşmüş onun payına…
Adına petrol denen şey, belki de kara talihi olmuş.
Birileri gelmiş geçmiş yüzyıllar boyu arsızca
Atasının mezarının üzerinden, babasının damından, sofrasından…
Analar hep "acılara gebe" olmuş.

Sonra ?
Esmer, yağız bir delikanlı tüm tarihi ve nefreti doldurmuş eski pabuçlarına.
Halkının çektiklerini serpmiş üzerine tuz, biber misali.
Yollamış ezeli sömürücülerden birinin başına.

Pardon..iyi duyamadım…
Etik oldu mu yani, filan mı dediniz?

Düşünün Allah aşkına…
İki pabuç dolusu hüznü fırlatmak
Suç mu?

BAYRAM YAZISI

Değer verdiğim bir hanımefendi bayramımı kutlamış ve demiş ki:

Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.

En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.

Saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.

"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.

”Gerektiğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.”

”Güne gülümseyerek başlamak bayram, günaydın bayram, iyi akşamlar bayramdır.”

"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

”Dostlarından, gözü yaşlı ayrılmak da bayramdır.”

“Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek Bayram…

Sevdiklerinle geçen her gün, en iyi bayramdır…

İyi bayramlar…


Sevgili Aysun Cervatoğlu hanımefendinin yazdıklarının hepsine gönülden katılıyorum. Hoşuma gittiği için sizlerle de paylaşmak istedim.
Ancak…
Bu satırların arasında Kurban bayramının ifadelendirilmemiş olması hüzün verdi bana…

Oysa şunlar da eklenebilirdi:

İçinde coşku ve heyecan duyarak kurban seçmek,

Kardan ak beyaz tülbendi kendisine kurban olmak nasip edilmiş hayvanın gözlerine örterken içine dolan anlatılamaz hislerle gözlerinden inci taneleri akıtabilmek,

Çocuğuna bunun nedenini, niçin yapıldığını en güzel ifadelerle anlatarak onu hem bedenen hem ruhen hazırlayabilmek, alnına bir damla kan sürebilmek,

Ya Rabbi, İbrahim aleyhisselamın kurbanını kabul ettiğin gibi, benim kurbanımı da kabul eyle diyerek, dileğini söylemek,

Kurban kesildikten sonra, dünya kelamı konuşmadan iki rekat nafile namaz kılmak,

Etin üçte birini evde bırakmak, üçte birini komşulara, gerisini fakirlere vermek (müstehab,
Ya da tüm kurbanı fakirlere bağışlayabilmek,

Bütün bunlar bittiğinde kesilen kurbanın etinden mis gibi kokan kavurma yaparak yiyebilmek ve gönül huzuru ile bayramlaşma faslına geçebilmek en güzel bayramdır.

***

Yıllardır bir kampanya yürütülmekte…
Kurban kesilmesine itiraz eden hayvan hakları savunucularından başlayarak , bu vacibi yerine getirmek isteyenleri canilikle suçlayan bir kısım insanların, her sene giderek artan bir dozda seslerini yükselterek kurban kesimini vahşet diye nitelendirmelerine şahit olmaktayız.

Buna ilaveten televizyon kanallarında kaçan hayvanların yakalanma çalışmalarını defalarca izletip, boya akan dereye,"işte bakın kan akıyor" diyerek uyduruk haber yapanlardan tutunuz da , özellikle seçilmiş olumsuz görüntülerin öne çıkarıldığı resimleri gazetelerde kullanıp, kurban kesmenin ruh sağlığına zarar verdiğini, şehirlerin kirlendiğini söyleyenlere, dini kitabımızda böyle bir bayramın ve kurban kesmenin yeri olmadığını iddia edenlere kadar belli bir kesimin hani neredeyse kurban bayramı kaldırılsın, hayvan kesimi tamamen yasaklansın diyecek hale gelmelerini görmek üzüyor beni.

Sanki farz kılınan her şeyi hem bilip hem de yapıyormuş gibi kurban farz değildir diyenlere din dersi verecek değilim ama kurbanın farza yakın bir vacip olduğunu da yazmadan duramam.
Hac suresinden hareketle kurbanın salt hacca gidenlere özgü olduğunu, gidilen yerde kesilmesinin bu tür görüntülerin yaşanmaması açısından daha iyi olduğunu öne sürenlere , kurban kesmenin farza yakın vacip olduğu kadar , peygamber sünneti de olduğunu belirtelim ve Hacca gidildiğinde orada kalış gününe göre (mukim veya seferi), vacip ya da şükür kurbanı kesileceği gibi dilediği birine kurban vekaleti vererek istediği yerde kestirilmesinin mümkün olabildiğini, ayrıntılara girmeden yazalım.
Hoş kurban karşıtlarına ne desek boş ama, biz vazifemizi yapmış olalım.

Başta İslam alemi olmak üzere, tüm okurlarımın Kurban bayramını kutlarken, son sözü rahman ve rahim olan Alemlerin Rabbine bırakalım.

“Şüphesiz biz sana kevseri verdik. O halde Rabbın için namaz kıl ve kurban kes. Şüphesiz soyu kesik olanlar, sana buğz edenlerdir.” (Kevser Suresi)

SAMİMİ OLMAK

Sözlüklere bakarsak içten, açık yüreklilikle davranmak, içli dışlı olmak demektir samimi olmak.

Gündelik yaşamda bu anlamları bilmekle birlikte samimiyeti kişiler arasındaki ilişkilerde daha farklı bir zemine oturturuz.
Örneğin yeni tanıştığımız insanlarla kurmaya başladığımız ilişkilerde çekinceli davranır, konuşma dilimize dikkat eder ve sizli bizli konuşuruz. Öyle olmazsak karşımızdakinin bizi kaba saba biri gibi düşüneceğini zanneder, resmiyete önem veririz.

Oysa samimi olmak birisi ile ille de senli benli konuşmak demek değildir.

İnsanın meselelere açık yürekle yaklaşması, art niyet aramadan yaklaşımlarda bulunması, kendini ifade ederken şeffaf, dürüst davranması ve karşısındakini de kendisi gibi addederek doğal davranması da samimiyettir.
Dil, sizli bizli sözler söylese bile açık yürekli olunduğunda karşımızdakinin bizi yanlış anlamasına da fırsat verilmemiş olacak, içten davranıldığında buna eşlik eden kibar konuşma, karşımızdakine verdiğimiz değeri taçlandıracaktır.

Şimdi bu konunun gereği nedir diye düşünen, soranlarınız olacaktır.

Bu soruya vereceğim cevabı her gün izlediğimiz televizyonlarda, okuduğumuz gazetelerin manşetlerinde veya köşe yazılarında, yakın çevremizde, bakkalda markette velhasıl yaşamın her anında görmemiz, gözlemlememiz mümkün.

Türk Milleti olarak misafirperver, sıcak kanlı, sevecen bir toplum olduğumuz dünyaca tescillidir. Ekmeğimizi, derdimizi, neşemizi, acımızı bölüşmeyi bilen insanlarız çok şükür.
Bizler, toplumun çoğunluğu olarak böyle iken nedense bu özelliğimizi göz ardı edenler olur…

Onlar da nedense çoğunlukla siyasetle iştigal edenler, ya da siyaseti yaşam biçimine dönüştürenlerdir.(Başkaları da var mutlaka ama bu yazının konusu siyasiler)
Toplumu anlamayarak, ya da anladığını sanarak keskin dönüşler yapan ve bu davranışlarından ötürü samimi bulunmayanlar var.
Buna en son örnek ise CHP'nin çarşaf (!) açılımı.

Halkın inançlarına, baş örtüsüne gerçekten saygısı olduğu konusunda hiç de samimi bulunmayan, birilerinin uydurduğu türban kelimesinden hareketle tüm örtünenleri aynı kategoriye sokmaya çalışan, kendi halinde yaşayıp gidenleri dahi potansiyel suçlu gibi addedip gerici, şeriatçı, yobaz diye yaftalamaya zemin hazırlayan konuşma ve davranış biçimleri sergileyen, türbanla okumak isteyen kızlarımıza yaklaşım konusunda yıllardır hiç de dürüst olmayan bu değerli partimizin mensupları , özellikle genel başkanı birdenbire boyut atlayıp çarşafa sarılmıştır.
Bazılarına göre ise çarşafa dolanmıştır.

Kendi partisinde bile samimi bulunmayan yaklaşımı halk ne kadar samimi bulacaktır?

Üstelik çarşaf memleketin gündeminde büyük oranda yer bulmayan bir konu iken, bunu birden gündeme oturtmanın arkasına saklanmaya çalışılan nedir?

Başörtüsü ile çarşaf birbiri ile harmanlanarak önümüze sunulmakla kimler ne elde edecektir?
Yaklaşan mahalli seçimlerden dolayı bu yolla gelecek oylar, giderek yok olan muhalefete bir nebze de olsa nefes aldırır hesabı mı yapılmaktadır?

Baykal bu taktikle Ak partinin elinden bir kozu alacağını hesap etmiş olabilir.
Ancak o ve onun gibi düşünenlerin uzun yıllardır anlayamadığı bir husus var.

İnsanlar ister başı açık olsun ister kapalı kendi dünya görüşlerine yakın buldukları partileri destekleye gelmişlerdir.
Açıklar solcu, kapalılar sağcı diye bir ayrım asla yapılamaz.
Tıpkı inananlara dinci, gerici, şeriatçı, Atatürk karşıtı, yobaz, inanmayanlara demokrat, cumhuriyetçi, komünist, laik, Kemalist denemeyeceği gibi.

Bir insan; hem dinine kuvvetle bağlı olup aynı zamanda Atatürk aşığı, demokrat, ileri fikirli, çağdaş, vatanı, bayrağı için canını verecek kadar milliyetçi, her inanca da saygılı olabilir.

Yine bir insan devletine , milletine sevdalı, Atatürk ilke ve inkılaplarına gönülden bağlı, çağdaş ama aynı zamanda ateist de olabilir.

Bu insanları ille de sağcı, solcu, şucu bucu diye yaftalamak anlamsız olduğu gibi inançları da "dogma" diye küçümsemek, "ilim, bilim önemlidir, dogmalara takılıp kalmak yanlıştır" demek de bir o kadar hatalıdır.

Sonuna "İzm " eklenmiş düşünce biçimleri de nihayetinde kişilerin ürettiği düşünce biçimleridir ve tüm insanları ille de bu düşünce sistemleri içine hapsetmenin çok da doğru bir eylem olmayacağı aşikardır.
Her birey tercih ettiği inançla, karakteristik özelliklerle, kendine özgü düşüncelerle doludur. Öyle olması da güzeldir.
Ancak bu düşüncelerini bir başkasına dayatması, diğerini ille de kendisi gibi düşünmeye zorlaması söz konusu olamaz.
Eğer toplumu oluşturan her birey samimiyeti salt senli benli olabilmenin doğurduğu bir sonuç olarak algılamaz da birbirimize karşı açık, şeffaf, dürüst , içten olmanın gerçek samimiyet olduğunu kavrayabilirler ve davranışlarını buna göre şekillendirirlerse zaten o toplumda birbirine karşı güven oluşur ve gidişat da buna paralel olarak istikrarlı olur.

Eh öyle olunca da günü geldiğinde türbana şiddetle karşı görünen, bazen seçmene örtü dağıtan, Cumhurbaşkanını eşinden dolayı protesto eden, durup dururken memleketin başına 367 sorununu getiren ama bazen de çarşafa eyvallah diyenlerin samimiyetlerinin ne olduğu konusunda kimsenin bir şüphesi kalmaz.

Sokaktaki vatandaştan, köşe yazarlarına, meclisteki vekillerden tutun da iş adamlarına, size bize , hepimize oturup bu konular üzerine yazmak , çizmek, konuşmak, dertlenmek de düşmez.

Hedef gerçek anlamda samimiyet olmalı…

16 Kasım 2008 Pazar

MUSTAFA




Bir isimdir Mustafa.
O isim yüz binlerce, milyonlarca insana konulagelmiştir çok eski zamanlardan bu yana.
.
Bu isim sizin isminiz de olabilir.
Yahut oğlunuz, dayınız, dedeniz, babanız, amcanız, enişteniz, yan komşunuz, öğretmeniniz, karakoldaki polis, mahkemede hakim, politikacı, mahalledeki bakkal, tanıdığınız bir işadamı, yakalanan bir teröristin ismi de olabilir Mustafa.
Asıl önemli olan, o ismin size anımsattıkları, hissettirdikleri, sizde bıraktıklarıdır…

Çocukluğunuzda kalbinize, beyninize kazınan ilk Mustafa , peygamber efendimizin ismi olan Mustafa'dır.

Size anlatılan, öğretilen Allah'ın son elçisi, peygamberimiz olan Hazreti Muhammed Mustafa'dır. Hiçbir yerde resmi yoktur. Onu görmeden seversiniz.

Sonra okula gidersiniz ve orada, kara tahtanın üzerine asılmış bir çerçeveden size bakan mavi gözlü bir adam görürsünüz.
Yabancı gelmez size o resimdeki.
Zira daha okula başlamadan önce, götürüldüğünüz her yerde o resmin benzerlerini, parklarda heykelini, büstlerini görmüş, çocuk aklınızla sormuş ve ATATÜRK, cevabını almışsınızdır.
Okuldaysa, size Atatürk diye bahsedilenin Mustafa olduğunu öğrenirsiniz.
İlk öğrendiğiniz Mustafa'dan bu Mustafa'yı ayıran Mustafa Kemal olmasıdır.
İlkokuldan üniversite bitimine değin geçen sürede o mavi gözlü insanın, nerede ve kaç yılında doğduğunu, anne ve babasının adlarını, memleketinizi nelerden kurtardığını, nasıl devrimler yaptığını, başöğretmeniniz olduğunu, kaç yılında nerede nasıl öldüğünü ve nerede yatmakta olduğunu, kademelerle öğrenirsiniz.
Girdiğiniz sınavlarda mutlaka bu öğretilerin detaylarına ait sorularla karşılaşır, askerde gırtlağınız yırtılırcasına ismini haykırır, on kasımlarda başınız önde saygı duruşunda bulunursunuz.

İşte tüm yaşantınızda hemen her yerde olan, hücrelerinize kadar işlenen Mustafa Kemal ile, dini açıdan öğretilen, yüzünü hiç görmediğiniz halde inanıp sevdiğiniz, zaman zaman el açıp " şefaatini bizden esirgeme " diye dua ettiğiniz Hz. Muhammed Mustafa, yaşamınızda binlerce kez karşılaştığınız diğer Mustafa'lardan farklıdırlar.

Sıradan, rast gele karşılaştığımız, bildik, tanıdık Mustafalarda olmayan özelliklerdir Onları farklı kılan.

O farkları algılayan, anlayan, hisseden, kabul eden ise, gözle görülüp elle tutulamayan gönlümüz, yüreğimizin içinde olduğunu sandığımız sevgi denen duygudur. Karşılıksız severiz her ikisini de…

Mustafa'lardan sadece birinden beklentimiz vardır aslında…

Zira O, kutsal kitabımızda anlatıldığı hal üzerine bize şefaat edecektir ve inandığımız Allah bize gönderdiği kitabında alemleri O'nun için yarattığını ifadelendirmiştir.
Güzel ahlakını severiz, dinimizi yayan son peygamber olduüu için severiz, inandığımız Allah, Onu sevdiği için severiz.

Belki de yüzünü hiç görmediğimiz halde, kutsal kitaba, anlatılara dayanarak itirazsız kabul edip, sevdiğimiz o yüce zatı böylesi sevmemiz, örnek almaya çabalamamız ve beklentilerimizdir, birilerini rahatsız eden.

Diğerinin, bizi yeniden kurtarmak, şefaat etmek, Allah indinde bizler için af dilemek gibi bir misyonu yoktur.

Zira o Mustafa yok olma çizgisinde olan bir milleti yeniden şahlandırmış, düşmanlardan kurtulması, çağdaş medeniyetler düzeyine gelmesi için uğraş vermiş, yapacaklarının bir kısmını ömrü yettiğince yapmaya, yapamadıklarını da gelecek nesillerin yapabilmesi için yön tayin etmeye çalışmıştır.

Hiçbir beklentimiz kalmamasına rağmen bu Mustafa'yı daha doğrusu (benim mavi gözlü dev diye şiirleştirdiğim) Mustafa Kemal'i de çok severiz.
Çünkü bugünlerimizi O'na borçlu olduğumuzun bilincindeyizdir.

Her iki Mustafa da ölümlü olduklarından bu dünyadan ebediyete intikal etmişlerdir. Ancak onlara duyulan sevgi, muhabbet nedeniyle, kalplerde, gönüllerde yaşarlar.
Ama nedense birileri bu iki Mustafa'ya olan sevgimiz üzerinden çeşitli atraksiyonlar yapar, işlerine geldikleri biçim ve şekilde kullanmaya çabalar ve yine her nedense birbirlerine rakipmiş havasına sokarlar ortamı.

Bazıları dogmalara inanmanın ( dinlerin/dini öğretilerin )doğru olmadığını savunup, Mustafa Kemal'in de bu yönde söylemleri olduğunu ifadelendirerek ilimin, bilimin önemine dikkat çeker.

Bazıları ilmin asıl sahibinden hareketle diğer Mustafa'nın kutsiyeti üzerinden söylemler geliştirirken, diğer bir grup Mustafa Kemal'e neredeyse kutsiyet atfeder.
Yine bazısı da her iki Mustafa'yı barıştırmak gerektiğinden dem vurur.

Hani sanki aynı devirlerde yaşamış, rakip olmuş ve birbirlerine küsmüşler gibi.
Eğer sağ olsalardı eminim bu acınası hale bakıp gülerlerdi.
Zira içine düşürülmeye çalışıldığımız bu duruma sadece (acı acı) gülünebilir.

***

Mustafa filmi üzerinden kopan fırtınalara bakınca içimden bunları yazmak geldi.
Hani bir söz vardır "Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış" diye..

İşte o hesap Can Dündar bir film çekti, her kafadan bin ses yükseldi.

Yok efendim bu filmle Atatürk aşağılanmış, yok diktatör olduğu empoze edilmiş, yok hilafeti hacılara, hocalara kızgınlığından kaldırmış olduğu ihsas edilmiş, çaresiz, yalnız, korkak, içkici, kadın düşkünü gibi gösterilmiş…

Elbette Can Dündar'ın bu filmi çekmesi için kendine göre sebepleri vardır.

Filmi, yaşadığım yerde sinema olmadığından ne yazık ki izlemedim.
O sebeple film hakkında olumlu ya da olumsuz eleştiri yapmayı doğru bulmam, kendime yakıştırmam.

Ancak bir haftadır konuşulanlara, yazılıp çizilenlere bakarak şu sonuca vardım:
Herkesin kendine göre algıladığı, anladığı, bildiğini sandığı, sevdiği ve içinde hissettiği, kendine ait bir Mustafa Kemal Atatürk var.

Baktığı pencereden gördüğü ne ise, izlediği filmde onu görmek, bulmak istiyor.
Bulamayan feryat ediyor, öfkeleniyor, bulan memnun oluyor.

Farkı fark eden duygulanıyor ya da sorguluyor.

Sadece şekilcilikle sınırlanmış bilgiye ve belki de eğitim, öğretim ya da askerlik yıllarında fark etmeden zorla dayatılan (etkisiz) bir sevgiye sahip olansa, gördüklerinden etkileniyor, öğretilenden daha farklı bir yere oturtuyor kafasındakini ya da yüreğindekini.

Belki kendisiyle özdeşleştiriyor, belki de klişeleşmiş bir komutandan, "insan" Mustafa'ya geçişte duyguları altüst olup, gerçek sevgiyi o an hissediyor.

Kimi Can Dündar'ın önceki belgesellerini sevmiş olduğundan bu filmini de görmek için gidiyor, kimi meraktan.

Bir kısım tenkit için, bir kısım sanatsal yönünü irdelemek için...
Kimileri ders niteliğinde görüldüğünden götürülüyor, kimileri de gerçekten sinema/belge sever olduğundan…

Sonuçta, seyredenlerin Atatürk sevgisinde bir azalma olduğu/olacağı hükmüne de varılamaz.

Kalbinizde ne varsa…
İman, inanç, sevgi...özetle, hissedilebilecek tüm duygular size, sadece size aittir.
Hiçbir şey bir insana zorla sevdirilemez, kabul ettirilemez.
Ve yine sizin sevip, inanıp, yüreğinize aldığınızı bir başkası oradan çekip koparamaz.

Siz,
- her şeyi kendi içselliğinizde ölçer, tartar, biçer, sever, ister, alışır, ihtiyaç hisseder ve kalbinize, beyninize alırsınız.
Tercihler eğrisiyle, doğrusuyla tamamen size aittir.
Yanlışlar zaman içinde kuruyan yapraklar gibi dökülüp giderler, doğrularsa hep yeşerir gönüllerde.

Zira akıl ve vicdan bir insana verilmiş en önemli armağandır.


.

24 Ekim 2008 Cuma

EŞKİYANIN ETTİĞİ....

Geçenlerde Abdullah Öcalan'ın rahatsız olduğu ses ile ilgili haberler vardı gündemde.
Abdullah Öcalan, kendisini ziyaret eden avukatlarına, gözetlendiği mazgalın sık sık açılıp- kapanmasından şikayetçi olduğu söylemiş.
Hazret;
“Buradaki görevlilerin tavırlarında bir sertleşme var. Bireysel olduğunu düşünmüyorum, kimi politikalarla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yine bu mazgal meselesi. Ben, ‘Zaten içerisini aletle kontrol ediyorsunuz, mazgalı açık da bırakabilirsiniz ama iki de bir açıp kapatmayın’ dedim. Bu yüzden uyuyamıyorum, kitap okuduğumda da mazgal sesinden rahatsız oluyorum.”demiş.

Beyefendi T.C.'nin en önemli ve en özel misafiri ya…Aman rahat etsin. En iyi yemekleri yesin, kolesterolü, şekeri kontrol edilsin.Saçının teline zarar gelmesin. Ne demek mazgal gıcırtısı, sinek vızıltısı dahi olmasın ki zat-ı muhterem rahatsız olmasın.

Galiba bu haber yandaşlarını yeterince tetiklememiş olmalı ki bu kez de "PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan'ın cezaevinde dövüldüğü" iddialarını yaydılar.

Maksat üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek olunca ortaya aslı astarı olmayan iddialar atarsınız olur biter. Nasılsa yalan habere inanacak pek çok saf torik bulunur memlekette.

Hem bu tür iddiaları en yüksek makam yalanlasa ne olacak ki? Varsın Bakan bey yok öyle şey desin. Kim inanır?
Kendilerince fitil ateşlenmiş. Hazır gaza getirilmiş bir güruh var, dökün benzini tutuşturun ortalığı. Yaksınlar, yıksınlar edepsizliklerini daha doğrusu yönlendirmelerinizle yüzlerini, (sizlerin gerçek yüzünü) göstersinler.

Bugün itilip kakıldı yalanı ile birkaç şehirde molotof kokteyli partisi yaptırıp, araçları yaktırıp, polise taş attırdınız ya…bu kesmemiştir sizin hızınızı, nefretinizi…
Yarın tırnağını keserken parmağını kopardılar da deyiverin olsun bitsin.
Zira kan gövdeyi götürsün, Türk- Kürt çatışması çıksın istiyor gönülleriniz.
Sayın sayın diye yalakalık ettiğiniz terörist başınız kutsayacak ya sizi…
Elinizden geleni ardınıza koymamanız lazım.
Anayasa mahkemesi partinizi kapatsın diye yapamayacağınız şey de yoktur hani…

İyi de…
Bir an olsun durup düşünüyor musunuz? (o kaabiliyetiniz varsa elbet)
Bu ülke insanlarını böyle vahşiliklerle sindireceğinizi ya da vatanı bölebileceğinizi mi zannediyorsunuz?

Diyarbakır'daki beyanatlarıyla ülkemizdeki tüm Kürt kökenli vatandaşların ayakta olduğunu(yani ayaklandığını) ima eden Doğunun kasr-ı kanco yetiştirmeleri, toprak ağası, Yezidi Ahmet Türk artık şirazeden çıkabilmişse, yandaşları ve kendisi Aziz Milletimizin asaletini ve sabrını hesaba katmadan eşkıya başına "Sayın" demeye devam ededursunlar.
Nasılsa bir gün bunların hesabını vereceklerdir.

10 Ekim 2008 Cuma

AKTÜTÜN YANGINI







Yüreğim yanıyor.

Her gelen haberle, sinir uçlarım beynime öfke sinyallerini daha fazla yollamaya başlıyor.
Evet...içim acıdıkça daha da kızıyorum
Hem de çok kızıyorum.

Yaşayacakları onca şey varken
Güpegündüz
Birdenbire
Kalleşçe
Aniden
PKK denen şerefsizler yüzünden
Acımasızca gelen ölüme kızıyorum.

Oysa,
Ne şarkılar, türküler söylenecekti.
Yüreklerde ne heyecanlar duyulacak,
Kim bilir
O yürekler hangi sevdalara yelken açacaktı.

Ya da
Hasret kokan eller,
Hangi ipeksi saçları okşayacaktı?

Evlat kokusuna hasret burunlar, türüm türüm süt kokan bebelerini koklayacak,
Minicik bir çocuğun elini sevgiyle kavrayıp, usulca bakkala doğru yürünecekti.

Bir topun peşinden koşulacak,
Belki sabah uyanışında, yatakta çocuğuyla alt alta üst üste ne güreşler tutulacaktı.

Bir yarin göğsünde uyunacaktı tasasız.
Umut kokan sabahlara uyanılacaktı.

Ya da yare şiirler yazılacaktı, utanılarak...
Gizlice buluşma planları kurulacaktı...

Ekmek peşinde koşacaktı ayaklar, ölüme koşmak yerine.
Analar evlat kokusuyla dolacaktı.
En güzel yemeklere niyet edilecekti kuşkusuz...

Babalar teskeresi elinde dönen evladın gururunu yaşayacaktı.

Düğün hayalleri kurulacaktı, endişeli, endişesiz.
Davullar hoş geldine çalacaktı.
Kınalar gelin ellerine yakılırken, damat tıraşları yapılacaktı.

Kapılarda kurbanlar kesilecekti dualarla...
Komşularla sevinç paylaşılacaktı...
Kim bilir
Neler yaşanacaktı?

On yedi ayrı dünyada, on yedi ayrı hayal vardı...
Ve her birinin göz pınarından
Özlem aktı...
Oluk oluk

Soğuk ölüme
Sımsıcak kanlar bedel verilirken...

Aktütün denen bir yerdi orası...
Neden adı Aktütündü bilemem...

İşte o Aktütün,
Ciğerimizi yaktı...kapkara etti...






Not:

TOKİ Başkanını buradan esefle kınıyorum.

" Ben orayı bir milyona yaparım, Heyecanla talimat bekliyorum " demiş...

Gönlüm bu beyefendinin;

" Biz TOKİ olarak beş kuruş istemeden o inşaatları yaparız, yeter ki Mehmetçiklerimiz ölmesin" demesini istiyordu...Maalesef diyemedi...

MIŞ GİBİ... 1 VE 2.

Adam yolunun üzerindeki bir tatlıcıdan en ucuzundan bir kilocuk tatlı alıp eve gider.
Karnı felaket şekilde açtır. Tatlı kutusunu açıp ağzına bir lokma atar.
Açken en kötüsü bile güzel gelen her şey gibi tatlı da güzel gelir ama...
Aması neymiş demeyin...
Tatlı olmasına tatlıdır ama baklavanın içindeki ceviz sanki ceviz değil de, cevizmiş gibi...

***
Öğrenci öğretmenini , işçi şefini, müdür patronunu, esnaf muhasebecisini sevmez ama sevip, sayıyormuş gibi yapar.

***

Kaynana oğlunun tercih ettiği gelininden hiç haz etmez ama seviyormuş gibi yapar.

***

Adam karısına bir hediye alır. Kadın kendi seçmediği için ya da kafasında olanı elinde görmediği için buruktur. Aslında beğenmez ama beğenmiş gibi yapar...

***
Anneler gününde hemen her anne evlatlarının yolunu gözler ...Aramasını, hatırlamasını...
Hele bir de hediye verilince taçlanır adeta...
Ama...nedense her seferinde "Ne zahmet ettiniz evladım , yazık paranıza" türünden sözler sarf eder. Üzülmüş gibi yapar

***
Kadınlara karşı acayip ilgi duyan bir erkektir. Aklında fikrinde hep şeytani düşünceler vardır.
Hani fırsatını bulunca değerlendirmekte de üstüne yoktur ayrıca. Gel gör ki çevresinde pek mazbut, eşine sadık bir adam portresi çizer. Karısının üzerine gül koklamayan biriymiş gibi yapar.

***

Anne çocuğunun yaptığı bir kabahate çok kızmış gibi yapar.

***
Orta halli bir tüccardır, işini ilerletmek, dünyalığı çoğaltmak derdindedir. Veresiye hesaplarında kalem oynatır, ucuzu pahalıya satar.
Gel gör ki hiçbir Cuma namazını kaçırmaz, işyerinin duvarlarında ayetler asılıdır. Elinde tespih namaza koşar. Namazdayken aklı orada olmamakla beraber çevresine çok mazbut, dinine çok bağlıymış gibi yapar.

***

Köşe yazarı, her gün köşesinde ahkam kesmekte, iktidarı eleştirmektedir. Hükümetin ülkenin doğusuna hiç el atmadığını , hizmetsizlikten, işlerin kötülüğünden tüm bu ilgisizliğin de anarşik olayları artırdığından dem vurmaktadır.
Aslında tüm yaşamı boyunca bahsettiği bölgelere bir kez olsun gitmemiş, görmemiştir ama onu okuyanlar o kişiyi adeta orada yaşıyor, gözleriyle gördüklerini anlatıyor sanır.
Bizim çokbilmiş yazar gitmiş, görmüş, hatta yaşamış gibi yapar.


***

Kadın komşusunun anlattıklarına o kadar inanıyordur ki onunla birlikte bir falcıya gider.
Falcının ünü yayılmıştır ya bir kez, gidilmese olmaz, dinlenmese olmaz.
Sözü uzatmayalım, kahveler gelir, içilir, fal için niyet tutulup fincan kapatılır.
Okkalı bir ücret ödenir hemen.
Kadın kahveyi içmiştir ama...
Kahve kahve gibi kokmakla beraber tadı nohutlu kahveymiş gibidir...
Falcı fincanı kaldırır başlar anlatmaya...
Üç vakit mi desem, üç gün mü desem....
Yollar, paketler, kazançlar, yılan gibi düşmanlar...
Mübarek minicik fincanda bir ömrü , geçmişi geleceği görüyormuş gibi yapar.
Dönüşte söylenenler tam tutmamış olsa da kadın "Vallahi her şeyi bildi kardeş" der, söylenenlerin tümüne inanmış gibi yapar.

***

Oldukça fakir ama inanılmaz derecede gururlu biridir.
İçinde bulunduğu durumun anlaşılmasına asla tahammülü yoktur.
Simit alacak parası yokken, dişinden kürdanı eksik etmez.
Aylardır bir gram et yememiş olmasına rağmen az önce et yemiş gibi yapar.

***

Son derece güzel bir kadındır. Ne giyse yakışmakta, üzerine giydiği her ne olursa olsun bunu en yakışır biçimde taşımaktadır. Kendisini çok beğenmekte ancak bunu başkalarının ağzından defalarca duymaktan acayip hoşlanmaktadır.
Kendisine güzel olduğu söylendiğinde öyle değilmiş gibi yapar.

***

Polis uzun takipler sonucu bir olayın nihayetine gelmiştir ama sanık bir türlü istediği gibi konuşmamaktadır. Filmler de sıkça gördüğümüz yönteme başvurulur hemen.
Sorguda bir polis en zor soruları sorar, en kötü davranışı sergiler.
Diğeri ise suçludan yanaymış gibi yapar.

***

Dilenmeyi meslek edinmiştir. Bankadaki birikim çoğaldıkça dilencinin makyaj sistemi daha da ilerler. Ne kolu kırıktır, ne bacağı yaralı ne de gözü kör...Sakatmış gibi yapar.

***

Niye mi bunları yazıyorum?

Elbette bu köşeciği doldurmuş olmak ya da bir şeyler yazmış gibi olmak için değil...
Vardır elbet bir sebebi...



...MIŞ GİBİ- 2-



"Mış gibi " demeye başlamıştık ya...
Araya acılı günler girdi devamını getiremedik. Kaldığımız yerden devam edelim...

Adamın kapasitesi bellidir.
Ancak O, kendini herkesten daha ileride, yüksekte görmekte, çevresindekilere parazit gözüyle bakmaktadır. Gel gelelim hem işini sürdürmek için, hem de belki şartlar öyle gerektirdiği için beğenmediklerine de ihtiyacı vardır.Bu durumda yapacağı tek şey beğenmediklerine itibar etmektir...Mecburen "itibar etmiş gibi" yapar...

Çevresindekilere gelince...
İşte işin ilginç bir yanı da buradadır.
Adamın parazit gibi gördükleri de kendilerini çok akıllı, iş bitirici , amaca ulaşmak için her tür insanı kullanıcı olarak gördüklerinden, onlar da bu adamı beğenmemektedirler. Ancak gidilen yolda o beğenmedikleri kişi durmaktadır. Sonuca ulaşmak adına Ona tahammül ediyormuş gibi yaparlar.
***

Bir partili, görünürde parti başkanının hayranıdır. Ne dese inanır, ne istese yapar. En büyük şakşakçısı budur adeta...
Bu tip, her protesto toplantısında ön saflardadır, her televizyon programında boy gösterir, diğer görüşlere veryansın eder durur.
Seçim zamanı ya da partinin kurultayı gibi önemli zamanlar gelene dek, bu hal devam eder durur. Eğer istediği yere getirilmezse, kafasındaki makamı kapamazsa adam adeta bir top olur ve üçyüzaltmış derece döner ve bu kez diğer görüşe, başka bir partinin başkanına, programına hayranmış gibi oluverir. Hele kaotik zamanlarda bu tipler futbolcuymuş gibi transferler yaparlar.
***

Yine benzer bir tip de rengini belli etmeyen tiptir.

Hangi düşüncenin iktidarı gelirse gelsin bu tip oradadır. Görünürde o partinin düşünce sistemine tam olarak tabi olmasa da bunu açıkça söylemez ve önemli olan "Memlekete, halka hizmettir " kalkanının ardına saklanarak ortaya çıkar.
Kendisini her seferinde altın tabakla sunar. Referanslarını kullanarak istediği yere gelir.

Eğer karşı görüştekilerden bir eleştiri gelirse hemen saklandığı kalkanını göstererek "ben aslında onlardan değilim ama maksat devletin işleri yürüsün " der. Kendisini memleketi için feda ediyormuş gibi yapar.
***

Belediyelerimize göz atmazsak olmaz…

Bir ilde, ilçede yahut beldede, biri hasbel kader belediye başkanı olmuştur...
Seçilmeden önce kendisinden öncekileri eleştirmiş, yerden yere vurmuş, önceki ve ekibini hırsızlıkla bile suçlamıştır. Bir paritinin rüzgarı ile yelkenlerini şişirip seçimi kazanır, koltuğa oturur. Aslında bu makamı çok istemiş ve sonunda amacına ulaşmıştır.
Ancak çevresine bu işi beceremeyeceğini, ayrılmak istediğini bile söyleyerek o makamlarda gözü yokmuş, çok mütevaziymiş gibi yapar.

***

Belediyelerdeki personele gelince...
Belediye bir öncekinden kalan sözleşmeli personelle doludur. Her biri yerinden memnundur ve işlerini kaybetmek istememektedirler. Oysa yeni başkan her an sözleşmelerini iptal edebilir, yenilemeyebilir…
Yapılacak tek şey vardır.
Yenisine, eskisini kötüler, hataları söylediklerini ama onun kendilerini hiç dinlemediğini anlatıp yeni başkanın emrinde olduklarını söylerler. Neticede personeldirler ya amir ne derse onu yapacaklardır. Gelene ağa, gidene paşaymış gibi yaparlar.
Seçim zamanı yaklaşmaya başlayınca bu personel usul usul değişmeye başlar. Görünürde saygılıymış gibidirler ama başkanın ardından dedikodu kazanını kaynatıp, aleyhinde olan haberleri el altından çevreye, medyaya uçurmaya başlamışlardır bile...
Bu tipler, en karşı görüşlü ve en ağır eleştirilerin yapıldığı basın organları için adeta minik kuşmuş gibi çalışırlar.
Başkanın kötünün iyisi misali güvenilir sanıp, itibar ettiği adamları da öyleymiş gibi yaparlar.

***

Başkanların icraatlarına gelirsek...

Hemen her belediyede olduğu gibi, yollar kazılır, borular, vanalar değişir, eski denen kaldırımlar sökülür yenileri döşenir, parklar çiçeklendirilir, kaçak yapılar tespit edilip bir iki tanesi göz boyamak adına yıkılıyormuş, kanunlara harfiyen uyuluyormuş gibi yapılır.
İhaleler açılır, istenilen sonuca erişilmeyince ihaleler kitabına uygun olarak iptal ediliyormuş gibi yapılıp, yeniden açılır. Başkalarının emekleri, fikirleri kendininmiş gibi gösterilir.

"El kesesinden ihsanım, develer olsun kervanım" mantığı egemen olduğundan davetler, fakir fukara yardımları, hayır hasenat işlerinde bir numaralı isimmiş gibi lanse edilmeler gına gider.

Gezilere gidilip, görev yapılıyormuş gibi harcırahlar alınır. Uçulur, uçurulur.

Şehir kalıcı bir işin değil, kendisinin ön plana çıkartıldığı afişlerle donatılır. Makyaj her zaman tamamdır...
Eş, dost, ahbap özellikle kollanır, kazanırken kazandırılır ki konuşacak halleri kalmasın...Tehlike arz edenlerin, yalakalık yapamayanların, başkanların "dürüstlük" kriterlerine uyamayanların defterleri çok önceden dürülmüştür zaten.

Şehir, bir inşaat sahasına döner, bir çiçeklenip şenlenir.
Esnafla bir kavga edilir, bir yanındaymış gibi davranılır.

Hazret, eskiden düşmanıymış gibi görüp hep aleyhine konuştuğu ve yanına sokmadığı kişileri aslında seviyormuş gibi belediye sırtından ziyafetlere davet eder. Buna gerçekten basınmış gibi tafra satanlar da dahildir.

Afaki düşünceler, hatalı tercihler haklıymış, doğruymuş gibi gösterilir.
Halka, ölümü gösterip sıtmaya razı edilme taktiği uygulanırken bir yandan da halkın içindeymiş gibi poz poz resimler yayımlanır.

İşi bilenler yapılanların dişe dokunan bir şey olmadığını bilirler.
Bir faaliyet vardır var olmasına da kalıcı bir eser yoktur ortada...
Görünürde çok işler yapılıyormuş, başarılıyormuş gibidir...
***

İlk sene içinde mütevaziymiş gibi görünmeler hızla kaybolur.
Çıkarcılar her zaman "Siz en iyisini bilirsiniz, bu işleri ancak siz yapabilirsiniz " diyerek gaz verirler...

Bu öyle bir şakşaktır ki değil belediye başkanları, hanımları bile kendilerini devletin en üst makamındaki kişilere denk, hatta onlardan daha da üstünmüş gibi görmeye başlarlar.
Kimi başkan hanımları STK'lara onursal başkan yapılır ama onlar bunu ordinaryüslük zanneder. Hatta bazıları işin boyutunu büyütüp eşleri başkan iken kendileri belediyeyi idareye kalkarlar.
Bu konuda basında herhangi bir haber konu olunca da, çok üzgünmüş gibi davranıp, eşlerinin asla önünde değil, hep arkasındaymış gibi yaparlar.
İşin komiği bazı başkanlar da konuyu medyaya taşıyarak, çok kırılmış bir halde eşinin artık evden dışarı çıkmayacağını, tüm ilgilendiği konulardan elini ayağını çekeceğini, ailecek son derece üzgün olduklarını söyleyip halka bu konuda söz vermiş gibi yaparlar..
***

Burada aklımıza geliverip sıraladığımız örneklerin bin bir çeşidini çevrenizde görebilmeniz mümkün.
Laikmiş gibi, Atatürkçüymüş gibi, dürüstmüş gibi, Milliyetçiymiş gibi, dindarmış gibi ve benzeri pek çok şeymiş gibi olan yüzlerce örnek verilebilir.
Üstelik işin en acı tarafı " miş, mış gibi " yapanların sayıları giderek çoğalmakta.

Sormak lâzım.
Neden insanlar gerçekte oldukları gibi davranmazlar, doğal olmazlar ?
Ya da ölene dek göründükleri gibi kalmaya gayret etmezler?

Bundan sonrası biraz vicdanın, biraz inancın biraz da ilgili bilim dallarının incelemesine girmekte, haddimizi bilip susalım ve bu yazının sonunu bağlamak için son örneği halktan verelim.
***

Bizim halkımız birilerinin dediği gibi "balık hafızalı olup, göbeğini kaşıyanlardan" oluşmuş bir halk değildir asla.

Akılıdır ve her şeyi hem akıl hem de gönül hanesine yazar.

Seçim zamanı geldiğinde, yanına veya yaşadığı yerin meydanına hangi parti başkanı, vekili, bakanı, il, ilçe başkanı gelirse gelsin hepsini dinler, alkışlar.

İlle de hepsine "Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganını da atar.

Yani her gelene, vereceği oy adeta o partininmiş gibi yapar.

Sonra...

Seçim günü gelip çatar…
Ve vatandaş sandıkta gereğini yapar.

2 Ekim 2008 Perşembe

Adam ( ı ) Olmak

Hepimizin bildiği bir deyimdir “adam olmak”.

İnsanlar için kullanıldığında yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi, topluma yararlı bir kişi olmayı ifade eder özet olarak.
Eşyalar için kullanıldığında ise onarılıp işe yarar hâle gelmeyi anlatır.
Elbette biz eşyalardan değil insanlardan bahsedeceğiz.

Bir hanım olarak adam olmak deyiminde kadınlar açısından biraz adaletsizlik olduğunu düşünsem de bu yazımda cinsiyet ayrımı gözetmeden kullanılış biçimini ele alacağım.

Ancak örneği erkeklerden alarak başlayayım...
Ailede erkek çocuğun sünnet edilme zamanı geldiğinde bu deyim kullanılmaya başlanır …
Çocuk başına geleceklerden korkar ama kesin bir dille erkek olacağı, adam olacağı anlatılınca garibim sesini çıkaramaz. Biraz ürkek, korkak, biraz gururla biraz da alacağı hediyeleri merak ederek bekler sünnet edilmeyi…
Neticede o gün gelir…Ana-baba gururla sarılır oğluna. İlk adım tamamdır.
Şimdi sırasıyla eğitim, askerlik, meslek edindirme, evlilik süreci başlayacak ve çocukları “adam gibi adam” olsun diye uğraşılacaktır.

Adam gibi adam olmak da, adam olmanın daha fazla vurgulanma ifadesi.

Burada bir parantez açalım:
Elbette kızlarımız da çok önemli…İyi bir eğitim almış, meslek sahibi olmuş, bunun yanı sıra el becerilerini geliştirmiş, bir evin idareciliğini de kolayca yapacak düzeye gelmiş olmalarının gerekliliğini tartışmak abesle iştigaldir.

Nasıl bir şeydir adam olmak ya da adam gibi adam olmak?

Halk arasında, verdiği söze sadık kalan, arkadan vurmayan, dürüst, iyi ahlâklı, güvenilirliği tartışılmaz insandır adam gibi adam.

İşte burada , yetiştirilme biçimi, alınan eğitim-öğrenim, kişiye has karakteristik özellikler, çevre gibi etkenlerin devreye girdiği görülür.

Andre Mazerelles “İşin güç kısmı, adam olmak değil, adam kalmaktır " derken bunların hepsini düşünmüş olmalı…

İradesine hakim olmayı bilen, çevresiyle uyumlu, iletişim kurmada becerikli, kararlı, cesaretli, sözünün eri, kendine güvenen, yeniliklere açık, kendini güncelleyen, aşırılıklara kaçmayan, dedikodu yapmayan, susmayı da konuşmayı da yerine göre yapan, felaket tellalı olmayan, ağzından çıkanı, kulağı duyan, güçlüklere göğüs gerebilen, şikayetçilik yapmamayı seçen, erdemli, insanları ve olayları ön yargılarla değerlendirmeyip akıl ve kalp süzgecinden geçirerek davranışlarını belirleyen, asaletli, hak yemeyen, adaletli olmayı prensip edinmiş, sorunların parçası olmaktansa çözümün parçası olmayı hedefleyen, tebessümünü esirgemeyen, kendini ağıra satmayan ama hafif görüntüyü de asla vermeyen, laf kalabalığından kaçınan, özü sözü bir , yalansız, riyasız olup, bencilliği bilmeyen, yardımsever, güzel ahlaklı insandır adam gibi adam olan.

Adam olma deyimine sadece bir harf ekleyerek bambaşka bir şekle dönüştürmek de mümkün.

Adamı olmak…

Yani birisine ram olmak…
Kendi başına hareket etmemeyi tercih ederek birisinin gölgesine sığınma durumu.
Bir başka açılımı da karşılıklı çıkar ilişkilerinden dolayı belli zaman dilimlerinde belli insanlara yakın olmak. Yaygın terimle "yalakalık" durumu...

Şimdi diyeceksiniz ki nereden çıktı bu yazı?
Niye yazıldı?

Vardır elbet bir sebebi...
Zamanı gelince onu da yazarım...

19 Eylül 2008 Cuma

Ramazan ayının ondokuzunda...

İçinde bulunduğumuz mübarek ayın yarısını geçtik.
Bayrama adım adım yaklaşırken gündemde farklı konular olsa bile bendeniz eskilere döneceğim.
Ramazanın kendine has bereketinden olsa gerek oruç, sadece gün boyu yenmek istenenleri getirmiyor akla...Küçücük bir anı, kocaman bir geçmişi seriveriyor gözler önüne...
Bazen gözlerimiz nemleniyor, bazense dudağımızın kenarında hafif bir gülümseyiş...

Hepimizin çocukluğuna ilişkin hatıraları pek çoktur.
Ramazan anıları da onların içindeki yerini bulur hep. İşte bu yazımda hem kendi çocukluğumla ilgili anıları tazelemek hem de okuyanları kendi çocukluk yıllarına döndürmek istedi gönlüm...


***

Beş mi, altı mı yoksa daha mı küçük yaştaydım tüm tam anımsamıyorum...

Gece yattığım yere kadar gelen enfes yemek kokularına, sessiz olmaya çabalasalar da duyduğum tıkırtılara, çatal, kaşık seslerine dayanamayıp kalkar ve kapıya dayanıp “N’olur bende geleyim” diye ağlardım...

Rahmetli Dedem gözümdeki yaşlara ve boyun büküşüme asla dayanamazdı...
Kollarını bana doğru uzatınca dünyalar benim olurdu.
Yer sofrasında dedemin bağdaş kurmuş bacaklarının arasındaki yerimi alır ve başlardım iştahla yemeye. Sonra yalvarırdım oruca niyetlenmek için....

Babaannem alırdı karşısına “Söylediklerimi tekrarla bakalım” derdi.

- Niyet ettim, niyet eyledim,
- Allah rızası için,
- Bugünkü, yarınki orucumu Rabbimin izni ile tutmaya...
- Kazasız, belasız, günahsız, erişebildiğim yere kadar tutmak nasip kısmet eyle Ya Rabbim...
Bu, anlatılamaz güzellikte bir törendi benim için.

İlk zamanlar öğlene dek tutturulan oruçlar para ile satın alınırdı bizden.
Küçüktük anlamazdık, satardık tüm masumiyetimizle oruçlarımızı büyüklerimize...
Bilmezdik niye sattığımızı ama öyle güzel ikna edilirdik ki, ertesi gün yine oruç tutmaya can atardık.
Sonra tüm gün gün oruçlu olmaya özendik ama para ile satmamak şartı ile...
Bayramlarda alıyorduk ödüllerimizi...
Babaannem her bayram birbirinden güzel kenarı dantelli, işlemeli mendiller hazırlardı...
Dedemse küçücük kadife kese içinde bayram bahşişleri...
Büyüklerimizin ellerini sıra ile öperken oruç tutmamızdan dolayı söylenen övgü dolu sözler bugün bile kulağımdadır. Bir sene sonraki Ramazanı beklemeye başlardık daha o günden.

İstanbul’un Ramazan vakitleri de bambaşkaydı.
İftar vakti sokaklara inen, o sessiz, derin ve giderek koyulaşan eflatunluğu, minareyi gözlemenin ve müezzini duymanın sevincini , evlerdeki son dakika heyecanlarını, iftar sofrasına ezan okunmadan yetişme telaşlarını, mis kokulu sofraları, semaverdeki çayın tadını, Ramazan bitimindeki o garip hüznü velhasıl geçmişte kalan tüm güzellikleri aramamak mümkün mü?
O yemeklerin lezzetini de yaşanmışlıkların büyüsünü de bulamam şimdiki iftar ve sahur sofralarında...

Çocukluğuma dair bir başka anım da ikindi ezanını akşam ezanı sanıp, toprak küpten aldığım buz gibi bir bardak su ile orucumu açmış ve koşarak dedeme gitmiştim.
- Dedeciğim ezan okundu , haydi sen de boz orucunu...
Dedem daha akşam ezanı okunmadığını söyleyince akıttığım yaşları, duyduğum anlatılmaz üzüntüyü anımsarım gözlerim nemlenerek.
Güzel dedem tatlı üslubuyla orucumun kazaya uğradığını ancak bozulmadığını anlatıp beni yatıştırana kadar epey uğraşmıştı. O günden sonra bir daha asla kazaya uğratmadım oruçlarımı...

Belki eski Ramazanların tadı, büyüsü çocukluğumuzu anımsamamızdan dolayı daha bir farklı geliyor diye düşünsem de yine de değişen dünyayı, şartları suçluyorum daha çok.
Biz her ne kadar eskiyi yaşatmaya çabalasak da aynı hazzı çocuklarımız da duysunlar diye uğraşsak da bizim dışımızdaki binlerce etken önümüzü kesiyor gün be gün...

Zaman değiştikçe ve insanlar değişen zamana ayak uydurmayı marifet sanarak içsel güzellikleri besleyen ana damarları birer birer kestikçe, kuruduklarını fark edemiyorlar ne yazık ki.

Oysa, şimdiki neslin “mazide kalmış şeyler” dediği, bazılarınınsa “gericilik” diye yaftaladığı, maddesel bakımdan asla ölçülemeyen değerlerin Ramazana özgü atmosferde en üst noktasına çıktığı o zaman dilimlerinde bilemedikleri, göremedikleri nice güzellikler saklı...

O zamanlar ana unsur yetinmeyi bilmekten geçerdi.
Ben değil biz demekti aslolan...
Küçük detaylardan büyük mutluluklar elde etmeyi becerenlerdendik.
Şükretmeyi bilen bir neslin devamıydık.
Biz,
- Yoklukta “Varlığı” bulmuştuk...
Ve bunu hiç kaybetmedik...


Çiğdem Altınöz

Ramazan’a kavuşmak,

Altı ay önce "Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik" ayeti ile Peygamberimizin doğuşunu müjdeleyen Mevlut Kandili ile gönüllerimizi huzur iklimine doğru çevirdik.

“Miracın, göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına, yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunu” öğrenerek,

“İstiğfar eden yok mu, affeder , bağışlarım
Bu gece hatırına mukadderat yazarım
Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
Gelen musibetleri bu gece def edeyim
” diyerek bizi tövbeye çağıran Rabbımızın Beratlarımızın yazıldığı, göklerin kapısını açtığını bildirdiği o muhteşem geceyi idrak ederek bu güne, yani mübarek Ramazan ayına ulaşabildik.

Belki bu mübarek ayı tamamlamak nasip olacak bizlere, belki olmayacak.

Rabbimden dileğim, tüm inananların bu muhteşem temizlenme ayında, hem bedenlerini hem ruhlarını temizlemeye fırsat olan “oruç” ile ve Ramazan’ın kendine özgü o büyülü havasını teneffüs ederek bayrama ulaşmalarıdır.

Geçen yıl sizlere köşemden Ey Şehr-i Ramazan şiirim ile seslenmiştim. O zaman okuru az olmuştu. Bu yıl yeniden aynı şiiri sayfama alıyor ve tüm okurlarımızın Ramazan-ı Şerifini kutlarken, hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Sevgiyle, Saygıyla


Ey Şehr-i Ramazan

Ömürden bir bir kayar, o zalim asi yıllar
Sükût hakim olurken, saçların da beyazlar
Secdesiz başlar mahzun, tövbesizdir dudaklar
Rabbim kulunu affet, sebebindir Ramazan

Nefse kelepçen oruç, sanma tutulur boşa
Bilinir mi az sonra neler gelecek başa
Eğ secdeye başını sonra vurursun taşa
Bu ay bolca af dile, dileğinde Ramazan

Ömür gülü gitgide sararıyor soluyor
İnsan gaflet içinde, günü dünden soruyor
Gidişin yok dönüşü, iyilik kâr oluyor
Yarına yatırım yap, fırsatındır Ramazan

Bazısına anlatsam anlayışı yok gibi
Sussam içim hoş değil, dilim durmaz ok gibi
Aşkın bu çeşidine tutulmayan yok gibi
Hem yanıp hem yakmanın fitilidir Ramazan

Susuz aşıklar gibi, koş rahmet pınarına
Aç ellerin semaya, bak nurların nuruna
Gözler fersiz, yüz soluk, var onun şuuruna
Aç kalmak ayı değil, anlamaktır Ramazan

Sabaha karşı kalkıp o sofranın başında
Kimbilir ne heyecan, başladığın zamanda
Daha küçücük idin belki altı yaşında
Düşününce maziyi ne hoş gelir Ramazan

Sofralar hazırlanır özenle, binbir emek
Her şey yerli yerinde, misler kokar her yemek
Ramazan demek sanki, biraz da pide demek
Bereketiyle gelir, mis kokulu Ramazan

Dua ile başlayıp oruca niyetlendik
Camiler dolar taşar, teraviye kitlendik
Allahım nurun ile ne güzel sebeplendik
Yakınlaşma ayıdır, bereketli Ramazan

Ezanlar okunurken minareden şevk ile
Mahyalar yanıp durur binbir özen zevk ile
Sokaklar boşalırken yetişme telaşiyle
O ne tatlı telaştır, büyülüsün Ramazan

Bir garip melûl duruş var sanki yüzümüzde
İçimizde ezik ama, huzur var özümüzde
Bir yandan gün sayarız, bayramsa gözümüzde
Gelecek Bayramların coşkususun Ramazan

İmsakiye mutfağın duvarına asılır
Ezana biraz kala saatlere bakılır
Kâh camlardan sarkılır, kâh camiye bakılır
Kulağın pasını da sen silersin Ramazan

Kucakta sıcak pide evine koştururken
Bir çadır kapısında sırada bekleşirken
Mis kokulu çorbanın dumanı tüter iken
Büyülü akşamların şahısın sen Ramazan

Açsın doymam sanırsın, yemektedir hep gözün
Daha ilk lokmadayken biter aç gözlülüğün
Bunun sırrı ne ola, nedendir düşündüğün?
Anla ki o sırların sebebidir Ramazan

Amaç aç kalmak ise aç kalır eşekler de
Bir tutam ota razı, versen de vermesen de
Sırra ermeyip elbet tüm günler aç gezsende
Düşündürür insanı, ilim ayı Ramazan

Düşünelim o halde nedir bunun hikmeti
Fecr-i sadıktan başlar oruçlunun niyeti
Farz kılındı bizlere boldur Rabbın rahmeti
Hem ruhun hem bedenin şifasıdır Ramazan

****Özlenensin, beklenensin ey mübarek Ramazan
.......................On bir ayın sultanısın, şereflisin Ramazan
****


Çiğdem Altınöz

Geçmişe yolculuk…

Üç aylara girdik hamdolsun ve mübarek Regaip Kandilini idrak ettik.

Hava oldukça sıcaktı ama oğlumla birlikte oruçlu olmak istedik kandil gününde. Gece uyumadık sahur vaktine dek. Yemeğimizi yedik, niyetlendik.

Ertesi gün, bir gün öncesinden de sıcaktı, oğlum uyudu.
Benimse başıma takılan korkunç ağrı ile uyumam pek mümkün değildi.
Ağrı o denli şiddetliydi ki yürümek bile imkansızdı. Sanki minicik bir hareketten beynim zangır zangır sallanıyor ve acı misliyle artıyordu.

Önce, zar zor da olsa iftar için yemeği ateşe koydum, sonra da balkonu yıkayıp iyice serinlettim. Ağaçların yeşili, suyun verdiği serinlik ve bahçemde cıvıldaşan kuşlar öylesine huzur veriyordu ki, ağrı delicesine değildi şimdi, hızını azaltmıştı.
Oturduğum yerde düşüncelere daldım.

Çocukluk günlerim geldi aklıma…İlkokula gittiğim zamanlar…
İstanbul’da, Kartal semtine taşınmıştık. İlkokula orada başlamıştım…

İlk öğretmenimin ismini sadece bir yıl okutmasına rağmen hiç unutmadım.
İsmet Eryolalan isimli bir hanımdı.
Öylesine sevmiştim ki O’nu çok kısa sürede okumayı öğrenivermiştim. Yanaklarımı sıkar “benim akıllı kızım” diye severdi her seferinde…O yaz babamın görevi nedeniyle çok sevdiğim öğretmenime veda bile edemeden Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesine gitmiş, iki sene kalmıştık…Yine tayin çıkınca da Afyon’a gelmiş, daha sonra yine Kartal’a, evimize dönmüştük. Beşinci sınıftaydım artık ama öğretmenim emekli olmuş ve uzaklara gitmişti.

O yaz komşumuzun kızıyla birlikte Kur’an kursuna gönderdiler bizi.
Mahallenin çocuklarının gittiği bir yer varmış ve kısa sürede öğretiyormuş Kur’an okumayı…
Bizimkiler “aman biz öğrenmedik zamanında, bari çocuklarımız öğrensin” diyorlardı. Dedemse “Peygamber Efendimizin bir sözü var ki, size büyük bir müjdedir bu” demiş ve şu hadis-i şerifi söylemişti.
“Çocuklarına Kur’an öğreten anne-babaya cennette taç giydirilir.”
Eh bunu duyan annemle babam bir an bile dururlar mı?

***
Ablamı da beni de bir heyecan sarmıştı ki sormayın.

Her sabah başımızda bembeyaz örtümüz, sımsıkı sarıldığımız Elif-ba ile oldukça uzun bir yürüyüşten sonra hoca efendinin mütevazı evine gitmeye başladık.

Çok eski, toprak sıvalı bir evi vardı hocanın…bir de güleç yüzlü hanımı…
Evlerinin hemen yanına yine, toprak sıvalı , minicik pencereli bir oda vardı…Biz bu odada ders yapardık. Bu odanın kendi evinden farklı yanı, yerin de damın da hasırla kaplı olmasıydı. Hasırın arasından güneş ışıkları içeri ince ince sızar, rüzgar olduğunda da ara ara toz yağardı hasırların aralarından.

Evlerinin arka kısmındaki ahırdan ara sıra inek böğürtüleri duyardık. Hocamızın hanımı kocaman bakraçlara doldurduğu sütleri evin önünde kaynatır ille de içirirdi bize. Bazen bu sıcak sütün yanında oracıkta pişiriverdiği gözlemeleri, çörekleri de ikram ederdi.

Hoca efendi geniş minderine oturur, bizi karşısına dizerdi.
Hepimiz Elifbamızı açar, hocamızın bize tekrar ettirdiği şekilde bağırmaya başlardık.
- Elif üstün eeeeeeeeeeeeee
- Elif esere iiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
- Eeee..iiiiiii
Bu okuma biraz müzikli gibiydi. Hoşumuza giderdi…

Hatalı okuyanın kafasına hocanın elindeki incecik dal şıp diye iniverirdi. O dalı kafamıza yememek için son derece dikkat ederdik.

Sıcacık sütler, mis kokan hamur işleri, güleç yüzler bizi öylesine çekiyordu ki ertesi gün olsa da gitsek diye bekleşir olmuştuk.
İlk günlerdeki heyecanımız, korkumuz da kalmamıştı…

Arapça harfleri sular seller gibi ezberlemiş, birbirine vurdurmaya başlamıştık… Seviniyorduk ama gelin görün ki mahallenin çocukları bizi giderek artan şekilde rahatsız ediyor, sevincimize gölge düşürüyorlardı…
Yol uzundu, tepeler aşıyorduk.
Çocuklar bizim geçeceğimiz yolu gören tepeye çıkıp bizi bekliyor ve tam biz geçerken önceden hazırladıkları taşları kafamıza atıyorlardı.
Bu, bazen çamur topları da oluyor, bembeyaz örtülerimiz, üstümüz başımız çamur içinde kalıyordu. Biz öğrenmek için yılmadan gitmeye devam ediyorduk ama saldırılar, taşlar, çamurlar, laf atmalar da giderek dozunu artırıyordu.
Ne yolu değiştirmek gibi bir şansımız ne de oraya giden bir araç bulma lüksümüz yoktu.
Durumu anlattığımız için bu kez annelerimiz götürmeye çalıştılar bizi ama aynı saldırılar annelerimize rağmen devam etti…Babalarımız işte olduğu için onların korumasından yoksunduk.
Çocukların bir kısmını tanıyorduk, ailelerine şikayet ettik. Tanımadıklarımız için yapacak bir şey yoktu. Ne yaptık ne ettikse olmadı, olamadı.
Arkadaşımın ve benim atılan taşlardan kafamız yarılıp da eve kanlar içinde dönünce kursu yarım bırakmak zorunda kaldık.
Elifba bitmek üzereydi, Kur’an’a geçmemize çok az kalmıştı. Evde devam etmeye çabalasak da beceremedik.
Böylece anne ve babamıza cennetteki tacı da garantileyememiş olduk vesselam.

***
O yıllara kaydığımda hem aklıma, hem de gözümün önüne geliveren bu acı hatıra beni yeniden düşüncelere sevk etti.

Biz o çocuklara ne yapmıştık?
Hiçbir şey…
Bizim Kur’an öğrenmemizi engellemekle ellerine ne geçecekti?
Hiçbir şey…
Ama çocuk aklıyla bizi engellemeye çabalamış ve başarılı olmuşlardı.

Acaba o çocuklar büyüyünce hangi mesleklere yönelmişlerdi?

Kur’an kursuna giden on bir, on iki yaşlarındaki o kızlara yaptıklarını acaba unutmuşlar mıydı?

Yoksa büyüdüklerinde çocukken yaptıkları taşlama eyleminin şeklini değiştirerek farklı yönden saldırılarına devam mı etmişlerdi?
Bunu bilmem imkansız…

Ancak, çocuk yaşımda heyecan duyarak, sevinerek gittiğim o kamış damlı mütevazı evi, bembeyaz sakallı hocayı, güleç yüzlü hamarat eşini, halâ sakladığım rengi sararmış solmuş Elifba’mı göğsüme sımsıkı bastırmamı, bizi acımasızca engellemelerini ve başıma yediğim taşları hiç ama hiç unutmadım.

***

Girdiğimiz üç ayların tüm İslam alemi için hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Baki selamlar…
Temmuz-2008

10 Temmuz 2008 Perşembe

BAKMAK VE GÖRMEK ÜZERİNE…



Çok değerli bir okurum olan Çetin Çatan beyden mektup aldım. Çetin bey basın şeref kartı sahibi Metin Çatan beyefendinin kardeşidir.
Sağ olsunlar lütfedip bazen yazılarıma, bazen de şiir denemelerime yorum ya da faydalı eleştiriler yaparlar.
Her yazdıklarında da muhakkak alınacak dersler vardır.

Mektubu bir hayat dersi niteliğinde…Beni düşündürüp bu yazıyı yazmama sebep teşkil edecek cümleler vardı
Diyordu ki Çetin bey;

Hamdım, piştim, yandım ve yanmaya devam ediyorum...! O yanıştan "ışık ve feyz" alanlar bence mutlu kişilerdir.
Rabbimin bana "lütfettiği zenginlikler" bana ait ve gereğinde (0) zenginlikleri "kimlerle manen ve yürekten" nasıl ne şekilde paylaşılması gerektiğini; bu satırların yazarı çok ama çok yakından biliyor ve uyguluyor…


İşte bu satırlarda bize hatırlatılan önemli husus yaradılışımızdaki hikmet ve Rabbimizin bizlere lütfettiği zenginlikler…

Acaba bunların farkında mıyız?
Niye yaratıldığımızı, niçin dünyaya geldiğimizi bir an olsun düşünüyor muyuz? Kendimizdeki zenginlikleri keşfedebilmek için doğru bir çizgide yürüyebiliyor muyuz?

Doğuyor, ebeveynlerimizin katkısı ile büyüyor, eğitim, öğretimden geçip bir nevi yontuluyoruz.
Sonra iş hayatı, aşk- meşk hayatı , aile kurma telaşı derken yılları birbiri ardınca devirip gidiyoruz.
Günün hızına kapılıp gider, geceleriyse yorgun vücutlarımızla ezer ve takvim yaprakları misali yılları devirirken zamanın nasıl akıp geçtiğini anlayamayabiliyoruz.
O yılları ardımızda bıraktığımızı ara sıra anımsadığımızda “yahu daha dün gibiydi, ne çabuk geçiverdi” demeyi de ihmal etmiyoruz.

İş hayatımızda başarmak için belki egomuza yenilerek gönüller kırıyor, hırsımızla bendleri yıkıyoruz.

En iyi konuma erişmeye, en üst limitte maaş almaya, duygularımızı en zirveye çıkaranla evlenmeye, en iyi çocuklara sahip olmaya, en iyi evde oturmaya, en son model arabaya binmeye, en iyi tatili yapmaya, en iyi yemekleri yemeye hangimiz hayır diyoruz? Hepimizde bir “en” olma duygusu yok mu?

İşte o “en”leri kendimizde öylesine topluyor ya da toplamaya çabalıyoruz ki kendimizi incelemeye, irdelemeye fırsat yaratmıyoruz.

“En” bizi hep baş olmaya, başta olmaya doğru yürüten, kendimizi unutturuveren, dahası belki de farkında olmadan bizi şeytanlaştıran bir kibrin kısaltılmış kelimesi…

İşte bu noktada Çetin bey harikulade bir dörtlükle olayı çözümlüyor ve diyor ki:

Baş olanlar sevinmesin,
Ne gelirse başa gelir!
Diz toprağa değse bile
Baş düşerse taşa gelir…


Peki…bunu kaç kişi aklına getiriyor dersiniz?

Bir örnek vereceğim ama maksadım siyasete girmek değil…

Hasan Doğan’ın ölüm haberini aldığımda çok üzüldüm…Kendisi ile uzun yıllar öncesinde bir davette tanışmıştım. Daha genç, daha zayıf, saçları daha çokken…O günden anımsadığım tertemiz bakan gözleri ve elimi son derece saygı ile, hürmetle kardeşçesine sıkan yumuşak eli…Hepsi bu kadar…Ne sesini anımsıyordum, ne de o davette neler konuşulduğunu…

Ama çok üzülmüştüm öldüğüne…

Bu üzüntüm yıllar öncesi sadece bir kez görüp tanışmış olmamdan değildi. Yaşamında edindiği başarılar, 143 günlük başkanlık dönemindeki açtığı çığır da değildi.

Protokole aldırmayıp eşi ile gol sevincini paylaşması, sımsıcak samimiyeti,
maçtan sonra yapılan söyleşide futbolcularımızın yere düşüşünden duyduğu hüznün gözlerine yansıması, o üzgün hali gözlerimin önüne geliveriyordu…
İşte bu ani ölümde içimi çok acıtan, Hasan Doğan’ın “en”leri değildi…Sadece ve sadece “insan” yanıydı…

O cenaze töreninde Cumhurbaşkanımızın ve Başbakanımızın tabuta omuz vermesi de beni derinden etkiledi.Makam, mevki büyüklüğünün önemli bir şey olmadığını bir kez daha ispatlamıştı ölüm…

Mustafa Sarıgül ise cenazenin ardından şöyle diyordu:

“Bu cenaze töreninden ders almamız ve ders çıkarmamız lazım. Yarın sabah kimin ne olacağı belli değil. Kalpleri kırmak değil, onarmak lazım. Ben bu cenazeden çok önemli ders aldım."

Keşke o cenazede Deniz Baykal da olsaydı, tabuta omuz verebilseydi…
Ve Mustafa Sarıgül gibi ders çıkarabilseydi…
Oysa öyle olmadı…CHP’nin sitesinden kuru bir taziye mesajı yayımlandı.
Niye? Neden? Niçin? Ne kaybederdi Baykal? Neye ve kime ters düşerdi? Altı okun ve laikliğin önemine gölge mi düşerdi bir tabuta omuz vermekle?

Bu soruları kendime sorarken aslında cevabı yine Çetin beyin yazdığı mektupta bulmak mümkündü…
Mektupta şöyle bir cümle vardı:

“İnanın bu "alabanda dünyada "en büyük şöhret, gerçekten temiz kalmayı başarabilen ve ŞÖHRET OLMAMAYI BAŞARABİLMİŞ KİŞİLER, bence en büyük şöhret sahibi kişilerdir..?”

İşte işin püf noktası buradaydı…

“En”lerden sıyrılabilmek, kendi yarattığı tabuları, putları yıkabilmek, kendi ruhundaki pasları görüp , işleyen demir ışıldar misali kalbi temizleyerek ruhu o paslardan, kirlerden temizleyebilmek gerekiyor.

Kendimize ayna tutmamız gerekiyor…o aynaya iyice bakmak ve görebilmek…

İşte belki o zaman Rabbimizin bize lütfettiği zenginliklerin farkına varabileceğiz…

Bakmazsan dağ, bakarsan “VERİGO”




Her tarafına istediğim gibi bakmaya yetişemediğim bir bahçem var.
Tarlamızın en kıraç, bol taşlı, toprağı kirsli yerini adam etmeye çabaladık yıllar önce.

Önce fidanları diktik, sonra üzüm bağlarını.Her gün sula, yabani otları ayıkla, tutmazlarsa diye korku çek…
Sonra…ya sonra ?

Çamlar, kayısılar, erikler, vişneler, elmalar,armutlar, bademler, ayvalar sabrımızın mükafatını verdiler zaman içinde ama en çabuk bağlarımız sevindirdi bizi.

İncecik üzüm fidanları kısa sürede yemyeşil yapraklar sundular bize. İpek gibi yumuşacık ve yırtıksız yaprakları toplamak ve sarma sarmak pek bir keyifliydi.

Sonra üzüm vermeye başladı bağlarımız. O zamana kadar üzümün nasıl oluştuğunu bilmezdim. Çünkü şehirde manavdan kilo işi alırdık…
Çocukluğumda dedemin bahçesinde asma vardı ama ben o zamanlar üzümlerin nasıl oluştuğuna hiç dikkat etmemişim nedense.

Budanırken ağlayan üzüm bağları önce açık yeşil yapraklar veriyordu. Yapraklar büyümeye başlarken aralarda mini minnacık üzüm salkımı.
Küçücük bir salkımın uzarken çiçek açmasını ilk kez kendi bahçemde gördüm.

Çiçeklenen üzüm salkımının meyveye yani taneciklere dönüşmesi, tanecikler büyürken salkımın gelişmesi, yeşilken sararmaya, en sonunda olgun sarıya, kavuniçine veya mora dönüşmesini izlemek kadar keyifli bir şey olacağını da bilmezdim.

Ağustos ayında bu en olgunu diyerek dalından kopardığım üzümü oracıkta yemenin , ya da buzdolabında soğutarak öğlen sıcağında ağzınıza birer birer atarak içinizi ferahlatmanın tadına doyum olmaz.

Bahçemde çekirdeksiz ve çekirdekli türünden değişik üzümler var.
Biz onlara sultani, kınalı yapıncak, razakı, keçi memesi, karagözüm deriz ama belki de gerçek isimleri başkadır bilemiyorum.
Bir de Kıbrıs’tan getirip diktiğimiz ve adının “Verigo”, olduğunu söyledikleri bir üzümümüz var. Allah nazardan saklasın bahçemin en havalı üzümüdür o.
Bu üzümün hikayesi de şöyle.

Kıbrıs’ta bir köyde yetişen bu üzümün adını bilmezlermiş sahipleri. Bir gün İngiliz turistler mi yoksa o zamanın İngiliz valisi mi gelmiş tam bilemiyorum. Ev sahipleri de onlara dalından koparıp bu üzümlerden ikram etmişler.
İngilizler bu buğulu siyah üzümü yedikçe yüzlerindeki ifade değişmiş. Hepsi ısırıldığında erik gibi kütür kütür olan ama damakta bambaşka bir tad bırakan bu üzümü yedikçe çok iyi, çok güzel anlamında very good , very good demeye başlamışlar.
Köylüler de o günden sonra bu üzüme kendi anladıkları biçimde “Verigo” demişler.

Gerçekten bahçemizdeki nadir bağlardan biridir “Verigo”.
Yaprakları bile değişiktir diğer üzüm yapraklarından. Meyvesi de diğerlerinden daha geç olgunlaşır. Yeşilken ekşidir yenmez. Giderek kararır ama üzeri buğulana buğulana kararır. Hani adeta “ Ben farklıyım, kendimi naza çeker öyle olgunlaşırım” der gibidir.
Belki de kırmızı şarabın elde edildiği türdür bu bilemiyorum. Tam olgunlaştığında kopardığınız salkım bir kiloya yakındır.
Taneleri olabildiğince iridir.Çekirdeklidir ama taneyi koparıp ağzınıza attığınızda gerçekten ses çıkararak ezilir . Suyu tüm ağzınızı kaplar. Sert, sulu nefis bir üzüm…

Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ diye bir atasözümüz vardır ya işte bizim toprağı sert ve çok taşlı, biraz kazıldığında altında kireçli tabakanın bulunduğu bahçemiz baktıkça, ilgilendikçe yıllar içinde gerçekten bağ oldu.

Şimdi kayısılarım olgunlaşıyor. Kirazları yedik kemali afiyetle. Vişnelerin birazı komposto oldu ama en çoğu çatımdaki sığırcık kuşlarına yem oldu. Dutlarıma da ortak oluyorlar ama ben yine de hem siyah hem beyaz dutlarımı topluyorum akşam üzerlerinde.
Haziran sonunda dut mu kalır demeyin. İstanbul’da yaşarken bu ayda dutu bulmak zor olabilir ama benim bahçemde dutlar yeni olgunlaştı.
Kırmızı ve sarı eriklerimin toplanmasına daha var, yeşilleri ise bitirdik. Armut ve elmalar da usuldan büyüyorlar.
Bağlarımsa yemyeşil yapraklarını sunuyor bana. Üzümler çiçek açma işlerini bitirdiler meyveye döndüler.
Tazecik bağ yapraklarımdan topladım sabah erken vakitte, enfes bir zeytinyağlı sarma yapacağım az sonra.

Rabbimin bizlere sunduğu her şey ne kadar güzel…







Bilgi :

Ülkemizde yetiştirildikleri bölgelere göre üzüm çeşitlerimiz de şunlarmış, paylaşmak istedim.

Marmara: Adakarası, Papazkarası, Karasakız, Gamay, Yapıncak, Sauvignon Blanc, Cinsault ve Semillon, Riesling
Ege: Çalkarası, Sultaniye, Bornova Misketi, Cabernet Sauvignon, Carignan, Alicante Bouchet, Chardonnay ve Merlot
Karadeniz: Narince
İç Anadolu: Kalecik Karası, Narince, Emir, Hasandede, Papazkarası
Akdeniz: Dökülgen, Kabarcık
Doğu Anadolu: Öküzgözü, Boğazkere, Narince
Güneydoğu Anadolu: Boğazkere, Horozkarası, Dökülgen

ZIKKIM OLSUN



















Yazılarımda bazen kullandığım bir atasözü vardır.
“Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış ”diye…
Nedense bu cümle ülkemizde pek sık kullanılır oldu.

Yıllardır “YOK”luğu istenen bir kurum olan “YÖK”ün başkanı, arkadaşı ile sohbet ederken İmam Hatip Liseleri için güya “kapatalım şu zıkkımları” demiş ve orada bulunan üçüncü şahıslar bu cümleyi farklı değerlendirip manşetlere taşımışlar.
Haydi buyurun alın, işte size yeni gündem.

Solcular YÖK Başkanı istifa etsin der, sağcılar özür dilesin der, gazetecilere, köşe yazarlarına da derhal ahkam kesmek düşer.

Ben ahkam kesmeyeceğim.
Bu “garip ve yalnız” ülkenin mahzun insanlarından biri olarak üzüldüğümü bildirmek istiyorum.

Bir ülkede gerek ihtiyaçtan doğan, gerekse olmazsa olmaz diye düşünülen okullar, kurumlar açılır mı?
Açılır.

Bu okullar devlet denetimine tabii midir?
Elbette.

Müfredatını yaptıran, bu okullarda hizmet verecek öğretmenleri atayan Devletin Milli Eğitim Bakanlığı mı?
Evet.

Bu okullarda okuyan çocukların eğitiminden, öğretiminden bu öğretmen ve idareciler sorumlu mu?
Evet.

Peki bu okulları kimler açar?
Bu kurumları iktidarda olan, sağcısı da solcusu da açar.
Kurdeleleri keserken hepsinin yüzünde gülücükler vardır, hayırlı uğurlu olsun diyerek uzun söylevlerle açılışları yaparlar.

Bu okulların yapımında maddi desteği kim verir?
Halk.

Bu okullarda ve diğer eğitim kurumlarında görev yapan kişilerin maaşları nasıl karşılanır?
Halktan toplanan vergiler, devletin kaynakları ve bu kaynakların devletçe işletilmesinden elde edilen gelirlerin birleşmesi sonucu yapılan genel bütçeden ayrılan paydan.

Bu okullarda kimler okur?
TC Vatandaşlarının bir kısmının çocukları.

Peki bu vatandaşlar çocuklarını güya “zıkkım” denen ve yıllardır birilerinin gözüne batıp, diline dolanan bu okullara neden gönderir?
İmam veya hatip olsunlar diye mi?
Hayır.

Peki niye?

Birinci ve asıl neden çocuklar okusun ama eğitim alırken dinini öğrensin, helali haramı anlasın, salih insanlar olsun, Kur’an-ı Kerim’i su gibi okuyabilsin diye.

Görüştüğüm pek çok aile kendilerinin dini açıdan cahil olduklarını, çocuklarına öğretecekleri fazla bilgileri olmadığını ama bu tür okullarda eğitim alan evlatlarının kendilerinden daha fazla bilgili olmasından duydukları memnuniyeti ifade ettikleri gibi adeta hepsi anlaşmışçasına ortak bir cümle sarf ettiler.

“Ardımızdan bir Fatiha okuyacak çocuğumuz olsun”

İkinci nedene geliyorum bakın burası da çok önemli.
Aileler kızlarının başları örtülü olarak okuyabildikleri tek okulun İmam Hatip okulları olduğu için gönül rahatlığı ile yollayabiliyorlar.

Türkiye’de kızların okutulması her zaman erkek çocuklardan geride kaldığı için, bu tür okulların olması, okumanın önemini az da olsa anlayabilmiş veya gerek kanun yoluyla gerekse diğer yollarla bir şekilde ikna edilmiş aileler için önemli bir durum.

Adam esasen okumasını istemediği kızını okula yolluyor ama çocuğunun başı örtülü olarak gidebildiği ve dinini iyi öğreneceği bir okulun var olması ikna olmasında önemli etkenlerden biri oluyor.

Ailelerin hiçbirinde çocuklarımız dini eğitim alarak okusunlar da sonra büyüyüp devletin işleyiş yapısını değiştirerek İslam ile idare edilen bir yönetim kursunlar düşüncesi yok.

Hemen hepsinin tek çıkış noktası, dininin gereklerini öğrenerek, bilerek eğitim almaları ve hayırlı evlat olmaları.

Zamanında hepsi katkıda bulunmuşlar mı maddesel olarak? Evet…
Şimdi de bulunuyorlar mı? Evet…
Hatta koskoca binaları yapıp devlete hibe ediyorlar mı? Evet…

O zaman son sözü de millet söylüyor…

İnancımızı bile bize çok görenlere verdiklerimizin hepsi “Zıkkım olsun”

Bize bunları reva görenlerden “Hakkımız olsun, hakkımız olsun, hakkımız olsun”.
.
.
Çiğdem Altınöz

31 Mayıs 2008 Cumartesi

23 Ocak 2008 Çarşamba

Yolunuz Konya’dan geçti mi?























Merkezinden ya da herhangi bir beldesinden, köyünden?

Eğer geçtiyse geçenler bilecektir Konya yemeklerini. Gitmeyenlere, tatmayanlara buradan küçük bir sofra sunayım istedim.

Konya yemek tarihi oldukça eskilere dayanır. Bugün bile Oğuz Türkleri ve Selçuklulardan gelen yemek kültürünün izlerine rastlamanız mümkün.
Bir yandan bu çağ gençlerinin fast food kültürü ile hemhal olması,diğer yandan da yaşam şartlarının kadın-erkek çalışma mecburiyeti yüzünden alelusul yapılan yemekler ve mali durumlar gereği küçülen cüzdanlara uygun yemeklerin pişmesi ile giderek görsel zenginliğini de kaybeden sofralara alışıldığı için Konya sofrasının zenginliğini kavramakta güçlük çekilebilir diye düşünüyorum.

Gerçekten Konya sofrası tam bir yemek şölenidir. İnsan bunca şey nasıl yenir diye düşünür ama yemeklerin sunuluş sırası öyle dengelidir ki birçok yemeği yer ama mide fesadına uğramazsınız.

Yemekler yine geleneksel olarak üç bölümde adlandırılır. Ev yemekleri, davet yemekleri ve çarşı yemekleri.

Dedim ya Konya’da yemek kültürü başkadır diye. Bakınız 1896 tarihinde doğan Konyalı Şerife Hanım Konya yemekleri üzerine bir destan bile yazmış.
Yazımın en altına bu destanı da koyuyorum.

***












Şimdi Konya yemeklerine dönelim…

İlk olarak leziz ve kıvamlı Tutmaç çorbası gelir masanıza…Ardından Yaprak sarma, Ekmek salması, Bamya çorbası, Fırın kebabı, Su böreği, Sac kavurma, Hoşmerim helvası ve Sac arası...

Tutmaç çorbası Selçuklulardan günümüze kadar uzanan bir yemek.

Sacarası nedir derseniz bir tatlı.
Lokantalarda tek kişilik yapılıyor ama evlerde her zaman tepsi ile yapılmakta. Bu tatlıyı şuruplu yapanlar da var. Ancak orijinal yapılışında şurup kullanılmıyor, pudra şekeri ile servis yapılıyor.

Konya’da misafir ağırlamanın bir adı da “davet”. Eğer bir düğüne davetli iseniz burada menü farklıdır. "Pilav dökmek” de denilen bu tür kalabalık davetlerde daveti verenin mali durumu çok iyi olmasa da mutfağın kökeninin Oğuz Türklerine ve Selçuklulara dayanması sonucu bir kültür oluştuğundan, davetin bu kültüre göre yapılması adeta olmazsa olmaz oluyor.
Yani bir diğer deyişle “Yüzyıllardan bu yana gelenek böyle sürüp gidiyor"

Davet menüsü Toyga çorbası, Bütümetli (bütün et) pilav, İrmik helvası, Bamya çorbası, Pilav, Zerde ve Hoşaf..

Dikkat edilirse bu mönüde pilav iki kez görülmekte. Çorba, pilav, tatlı sıralamasıyla süren yemek Bamya çorbası ile yeniden başlıyor. Bamya çorbası ikinci tertip yenilen yemeğe geçiş için kullanıldığından ekşili yapılıyor. Küp şeklinde kesilmiş et de ekleniyor. Böylece et de iki kere geliyor sofraya. Yemeğe noktayı hoşaf koyuyor. Hoşafın bir diğer adı da "Söz kesen"… Söz kesen denmesi yemeğin son bulduğunun anlatılmak istenmesinden.

Edindiğim bilgilere göre eskiden ağır misafirlere kara yemek takımı (yemekler koyu renk olduğu için bu ad verilmiş) çıkarmış. Geleneğe göre yemek sıralaması da şöyleymiş:

Yemek çorbayla başlayıp, arkasından Bütümetli patlıcan, su böreği ve baklava gelirmiş. Ekşi yemekle (Bamya çorbası) yeniden başlayan yemek; etli dolma, yine etli bir yemek, sütlaç, zerde, pilav ve hoşaf sıralamasıyla son bulurmuş.
Ben sözü çok uzatmadan size birkaç yemek tarifi vereyim en iyisi…

BAMYA ÇORBASI

MALZEMELER: 250 gr kuşbaşı et, 150 gr kuru bamya, 3 soğan 2 kaşık margarin, 1 limon, tuz, su (et suyu), 1 kaşık salça

YAPILIŞI: Kuru bamya limonlu suda hafif haşlanır, süzülür. Bir tencerede et bir miktar su ilave edilerek yumuşayıncaya kadar pişirilir. Yağ ve ince doğranmış soğanlar konur. Kavrulur. Salça tuz limon, su (et suyu) ilave edilir. Su kaynamaya başlayınca haşlanmış bamyalar da konur. Özleşinceye kadar pişirilir. Suyu eksilirse sıcak su ilave edilir, sıcak sıcak servis yapılır.

YAPRAK SARMASI

MALZEMELER:1 kg ince çekilmiş koyun eti, 1 kg yaprak, bir bardak pirinç, Bir fincan ince bulgur (düğü), Bir baş irice kuru soğan, İki çorba kaşığı margarin veya tereyağ, Bir çorba kaşığı salça, Bir tutam maydanoz, Kırmızı biber ve tuz

YAPILIŞI: Etin içine yıkanmış pirinç, düğü, ince kıyılmış soğan, salça, maydanoz konulup, iyice yoğrulacak sonra tuz ve biber ilave edilerek biraz daha karıştırıldıktan sonra bir çay bardağı soğuk su ile yoğrularak öbür tarafta yıkayıp haşladığımız yaprakları, teker teker bohça şeklinde sarılarak tabanı yağlanmış tenceremize yerleştireceğiz. İki su bardağı sıcak su döküp kapağını kapattıktan sonra orta ateşte pişirilecek

ETLİ FIRIN YEMEĞİ

MALZEMESİ : 1 kg bıçak arası yağsız sığır eti, Orta-boy dört baş soğan, 5-6 diş sarımsak, tuz, biber, 1-1,5 su bardağı su, 1 kg un, 1 sana yağı, 1 ad. büyük patates

YAPILIŞI: Et tencereye konur,soğanlar doğranarak tencereye ilave edilir. Tuz ilave edilir. Bir kaşık margarin katılır. Et suyunu çekene kadar tencerenin kapağı kapanarak pişirilir.
Patates rendelenir,sarımsaklar ezilir ve tencereye ilave edilir. Patates ezilene kadar kaynatılır. Söndürdükten sonra isteğe göre karabiber ilave edilir.

HAMURU: Undan yumuşak hamur yoğrulur ve iki eşit parçaya bölünür. Bölünen hamurlar oklavayla ayrı ayrı açılır ve eritilmiş sana yağı üzerinde gezdirilir. Açılan ve yağlanmış olan hamurlar katmer şeklinde kıvrılır. Daha sonra katmer haline getirilmiş hamur parçalarından biri alınarak fırın tepsisine serilir. Daha önce hazırlanmış olan et , tepsinin üzerine örtülür. Bundan sonra iki hamur parçasının kenarları birbirine iyice yapıştırılır. Kızgın fırına sürülerek kızarıncaya kadar bekletilir. Kızardıktan sonra servis yapılır.

HÖŞMERİM

MALZEMELER:1 kg kaymak, Un, 1 çay bardağı su, Tuz, Pudra şekeri

YAPILIŞI: Geniş bir tavaya kaymağı koyarız. Bir bardak suyu da ilave ederiz. Alabildiği kadar unla karıştırıp hafif ateşte karıştırılarak iyice pişiririz. Tuzu da ilave edip pişince tavaya (ben teflon tavayı tercih ediyorum) güzelce düzleriz. Hafif ateşin üzerinde kızartıp servis tabağına çeviririz. Biraz soğuduktan sonra pudra şekerini üzerine dökeriz.

UN HELVASI

MALZEMELER: Pekmez veya şekerden yapılmış şurup, 2 çay bardağı sıvı yağ, Yeteri miktarda un
YAPILIŞI: Pekmez kaynatılarak veya şekerden yapılan şurup kaynatılarak içine yeteri miktarda un konur. unu karıştırarak içindeki şuruba yediririz. İçinde hiç pekmez kalmayıncaya kadar karıştırılır. Sonra yağ ilave edilerek kızartılır.
Ben yaparken sıvı yağ yerine margarin ile unu kavuruyorum,. Un kahve renge dönmek üzere iken pekmez veya şurubu ekliyorum. Yani yukarıdaki işlemin tersini yapıyorum.
Ancak bir şeye dikkat ederek. Un kavrulmuş ve sıcak halde iken üzerine döktüğüm şurup sıcak olmuyor. Eğer sıcak şurubu kavrulmuş sıcak una eklerseniz helva topak topak olur ve hiçbir şeye benzemez.

Verdiğim tarifleri okuyup da yapmaya heveslenenlere şimdiden afiyet olsun diyelim…
Eğer Konya yemeklerinden biraz daha tarif istiyorsanız lütfen mesaj yazın ki devam edeyim.
Mesela topalak (diğer adı muallim topalağı ya da kel topalak) yapmak ister miydiniz?



ŞERİFE HANIMIN YEMEK DESTANI

Evvela yürüttük baştan çorbayı
Sarmısakla terbiye olmuş paçayı
Domatesle pişirmeli bamyayı
Midemizi açsın hoş misal olsun
Bihamdülillah hiç bir şeyi taşlamam
Yağ içinde yumurtayı boşlamam
Yumuşak somun olmayınca başlamam
Semiz etin kenarları al olsun
Baklava ile börek, der kenar ola
Şeker helvası da pür hisar ola
Toplanıp ihvanlar bir karar ola
Sıtk ü muhabbetle ehl-i hal olsun
Mısırgayı bir hal edin öldürün
Ortasına fıstık pirinç doldurun
Dolmaları üçer üçer kaldırın
Kuvveti bedene irtihal olsun
Katmeri ince aç yağın sakınma
Sakın ona haşnaş yağı kullanma
İnce etten olur hem de çullama
Tavada pişmiş bir kızıl hâl olsun
Enginar ile kereviz ıspanak
Karnabetle semiz ota birle bak
Patete, domate,böğrülce kabak
Onlar da içinde hasbihâl olsun.
Mıkla çilbir, mantı, kaygana gelsin
Makarna ile keşkek, kuskus çekilsin
Şalga pişip gelir iken dökülsün
Kalan yemekler de istimâl olsun
Köfte, yaprak bir de lahana dolması
Sarı erik (sararık) zerdali nohut yahnisi
Zülbiye, pancar, turp salatası
Onlar da içinde pür kemâl olsun
Tabakda turşu da kalmasın mahzun
Zeytin yağ üstüne sıkılsın limon
Balığı kızartın getirin Pür hun
Yiyelim bizler de can misal olsun
Yiyenler nimetin şükrün bilirse
Vücut kuvvet bulup halin alırsa
Bu yemekler bize her gün gelirse
İsterse altı (ay) oruç hal olsun
Sebebin işleyip karın gözetsin
Herkes gidip nasibini deşirsin
Günde bana üçer üçer pişirsin
Hulkı, huyu güzel bir ıyâl olsun.
Ta'n etmen ahbaplar siz bu âşıkı
Ni'met ucuz ama budur lâyıkı
Çok istemem ben keseme harçlığı
Beşibirlik ile bin riyal olsun.
Hak verir dostuna yarınki günü
Çorba da yemeklerin önüdür önü
Yemeklerin bastırmak için üstünü
Kahve ile tütün on çuval olsun
Palize ile muhallebi araya
Kifayeler dursun hep bir sıraya
İki tatlı tuzlu gelsin sofraya
Kaymak güllaç ile şeker hal olsun.
Canım hem böğrülce baklava da ister
Yıldız kökü Çayırbağı'nda biter
Patlıcan ortanın gayretin güder
Karpuz, üzüm, divlek üç misal olsun.
Kadı(y)fın telini kırmalı gü(n)lü
Üzeri kokulu anberli gü(l)lü
Pİlavın üstüne getir sütlüyü
Yiyelim bizler de can cemal olsun.
Bihamdülillah yedik nimet ve nânı
Bizim zamanımız bolluk zamanı
Bin üçyüz ondörtte yaptım destânı
Okunsun dillerde bir icmâl olsun.

Türbanlı eş kimlikmiş!!!



Bekir Coşkun yine inciler savurmuş, boşa kürek çekerken.

Kendisine mektup yazdım ama anladım ki bir nebze de olsa halimizi anlamamış..
Devam ediyor saldırganlığa…

Diyor ki;
Şeriatçı; türbanı zorunlu saydığı gibi, kafasının içinde tüm şeriat hükümlerini zorunlu sayar.

Çağdaş hukuk, insan hakları, kadının özgürlüğü ve eşitliği, modern yaşam kuralları, şeriatçıya uymaz.
Şeriatçı; türbanı-tesettürü vazgeçilmez sayıyorsa, onun dünyasında gizli gizli daha nice vazgeçilmezler vardır…


Cahil cehaleti denmez mi bu satırlara ?
Ona göre inançlı insanların ve başörtüsü takan eşlerin veya evlatlarımızın hepsi şeriatçı, hepsi çağ dışı…

Ey kürek mahkumu Bekir efendi,

Siz kimsiniz ki, beni , eşimi, ailemi , çevremi tanımadan yargılıyor ve çağdaş hukuku, insan haklarını, kadın özgürlüğünü , eşitliğini, modern yaşam kurallarını anlayamadığımızı varsayarak damgalıyorsun?

Asıl hukuk tanımayan, insan haklarını bilip , saygı göstermekten aciz (bakınız ben kadın-erkek diye sınıflamıyorum bu zat gibi), hayata tek pencereden bakıp sadece bir noktayı gören, ufku çok dar biri olan varsa o da sizsiniz.
Zaten öyle olduğunuz için de ömür boyu boşa kürek çeken bir mahkum olarak kalmanız da son derece uygundur.

Bekir efendinin bilmediğimiz bir yönünü de bu yazısı ile öğrenmiş bulunuyoruz.

Oturduğu kaşanesinden insanların beynini okuma yeteneğine sahipmiş.

Bu ne büyük öngörüdür veya bir ayrıcalıktır ki bu zat bizim dünyamızdaki nice vazgeçilmezleri “şıp” diye anlayıveriyor.
Demek böyle işkembeden sallamak bazılarını kürek mahkumu yapıyor.

Şimdi ben bu beyefendinin seviyesine inip eşine, aile efradına, akrabasına bu tür şeyler söylesem hoş olur mu?
Veya kafasından geçmediği halde geçmiş, düşünmüş varsayarak ahkam kessem bana yakışır mı?
Hoş, ölmüş köpeği üzerinden bile prim yapmayı marifet sananları kaale almamak gerekir.
Ama gelin görün ki bu bey, tekelleşmeyi kendine ilke edinmiş bir medya grubunda ve de kendini en büyük ilan eden bir gazetede oturmuş bir köşeye , kendini alemin kralı ilan etmiş, buyurdukça buyuruyor, veryansın ediyor kendince.
Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek demiştim yine tekrarlıyorum.

İster sesimi duysun ister duymasın, ister mektubuma cevap versin ister vermesin ben de kendi doğrularımı savunurum elbet.
Bekir beyin yazma , düşüncelerini ifade hakkı var deniyor ise benim de haklarım var…

Doğrularım bana aittir.
Birilerinin bana dayatmaya çalıştığı düşünceleri, giyim şekillerini, yaşam tarzını kabul etmek ve uymak zorunda değilim.
Kendi iç dünyamda huzur bulduğum hiçbir şeyden , Bekir efendi istedi diye vazgeçmem.
Evet bir noktada haklı belki…
Vazgeçilmezlerim var.
Ama onun kafasında ürettiği türden vazgeçilmezler değil.

Vatanımdan, dinimden, dilimden vazgeçemem.
Doğruluktan, iyilikten, bana yaradılışımda verilen yüksek değerlerden vazgeçemem.

Gün geçtikçe azgınlaşan bir dünyanın parçası olmayı değil, daha aydın, daha temiz, daha ahlaklı, daha güzel ve daha hür bir dünyanın parçası olmak düşüncemden de vazgeçemem.

İnsanları baskılarla sindirme, eziyet etme, savaş, başkalarının sırtından zengin olma, köleleştirme yolunda gidenlerden değil,

Hakça paylaşıma inanan , savaş karşıtı, insanların haklarına saygılı , barış ve huzur içinde mutlu bir yaşam yolunda yürüyenlerden olma fikri ve iradesinden de vazgeçmem.

Dünyanın dört bir yanında kan ve barut kokuları altında inleyenlerin çığlıklarına duyarsız kalan, para, petrol ve tahakküm aşkı ile kan dökmeyi ilke edinenlere saygı duyan, ezilene, haksızlığa uğrayanlara el uzatmayan, inançlara saygı göstermeyen bir insan olamam.

Beni ben yapan, çok kısa bir özetle Allah’ın hoşnut olacağı özelliklerimden asla vazgeçemem…


Ben, benim, eşim de kendisi.
Eşimin dünya görüşü ile benimki birebir uymayabilir.
Hayata bakışlarımız aynı olsa da , olmasa da bu hal, birlikteliğimizi sürdüremeyeceğimiz anlamına gelmeyeceği gibi benim başörtüm eşimin kimliği de değildir. Zira her ikimizin de devletçe verilen kimliklerimiz mevcuttur.

***

Bakınız daha ne cevherler çıkıyor ortaya:
“Türbanlı eş bir kimliktir.
O kimlik; cumhuriyeti istemez...
Laikliği beğenmez...
Atatürk'ü sevmez.
..”

Gördünüz mü biz neymişiz?
Nasıl da çözmüş bizi bilmeden, görmeden…
Bekir efendi bizi bir kaynar kazana atmış.
Karıştırdıkça karıştırıp, altına da kalın odunları dizmeyi marifet sayadursun.

Biz kendimizi de biliriz, haddimizi de.
En azından bu bey gibi mahkum filan değiliz.
Boşa kürek de çekmiyoruz.

Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum.

Daha okula başlamadan rahmetli dedeciğimden, babacığımdan öğrendim Atamın kıymetini.

Ne zaman Milli günlerde resmi geçitler olsa, en önde elimizde Türk bayrağını sallayarak tezahürat yapar, ordumuz geçerken ağlardık ailecek.

Okullarda ise bu sevginin nedenlerini niçinlerini öğrendik.
Hepimiz o şuurla büyüdük.

O şuuru evlatlarımıza da verdik. Eğer veremeseydik şimdi ya yurtdışına kaçmış, ülkeyi bölmeye çabalayan, ya Kandil dağında ilkel bir yaşamı seçmiş terörist olurlardı.
Oysa bizim evlatlarımız vatanları için şehit olmaya gözlerini kırpmadan giderler.

Büyüdük, birey olduk…

O bireylerin oyları ile hükümetler kuruldu, anayasalar oylandı.
O bireyler kendi içinden çıkardı vekilleri, cumhur başkanlarını.

Tıpkı savaşı kazanmak için kanlarını verenlerden olduğumuz gibi, yıllarca ekonominin zor zamanlarının çilesini çekenler de bizdik, Bekir efendi gibilerin tahakkümünde olup ezilenler de bizdik.

Sağ veya sol denip vurulanlar da bizdik, başın kapalı deyip aşağılananlar da bizdik.

Oysa siz ve sizin gibiler sadece ahkam kesersiniz.
Siz,
Size sağlanan rahat koltuklarınızda ölü köpek muhabbetleri yapıp (bizi aşağılama hakkınız varmışçasına) kendinizi böyle bir işle görevlendirip yazılar yazarken, sisli ve bozuk bakış açılarınızla, hepimizi bir çuvala doldurup damgalarken, bizi potansiyel suçlu ilan edip, başka ülkelere sürgün etmeyi düşlerken, namusumuza dil uzatmayı marifet sanıp, kendi portföyünüzdeki namus kavramını bizlere empoze etmeye çabalarken, insanların bireysel tercihlerini yok addedip, hepimizi kafanızdaki şablonlara göre soymayı hayal ederken,

Biz,

Bize ait sabır ve hoşgörü içinde, lakin yüreğimiz kavrularak, Rabbımıza dua ederiz.
Zira, biz biliriz ki “dua bir miraç”tır.
Miraç ise yükseliştir.

İşte o sebepledir ki yükselişlerimizdeki kerameti, bizlere ait olan asaleti anlayamıyor ve çılgına dönerek saldırmayı marifet sanıyorsunuz.

***


Bekir Coşkun yazısının sonunda yine ahkam kesiyor ve diyor ki;

Şimdi nasıl oluyorsa "Türbanlı eş kimlik değildir" diyerek o Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı yapmak istiyorlar.
Bir ulusu aptal yerine koyarak.
Türbanlı eş kimliktir...
Kimlik...


***

Türk ulusu aptal değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır.

Olsa olsa Türk ulusu içinde inanan insanların bu yükselişi karşısında kendini çaresiz ve aptal zanneden bireyler olabilir.

Zaten öyle hissettikleri içindir ki ülkemizin daha da gerileri gitmesine sebep olacak darbelere prim verirler, davet çıkarırlar.

Bu ulus,
Kendisini yabancı ülkelerin şövalyesi gibi şövalye zannedip, halkını tanımayan aptalları da içinde barındırıp onlara tahammül etmeyi bilen,

Vakurlu, terbiyeli, sabırlı ama gerektiğinde hak edenlerin yüzüne okkalı bir Osmanlı tokadı atmayı bilen,
Doğruyu ve eğriyi ayırt etme özelliğini de yüzyıllardır koruyagelmiş bir ulustur.

Bu ulusun fertlerinin her birinin, devletin yetkili organlarınca verilmiş kimlikleri vardır ve hep olacaktır. Bundan gurur duyuyoruz.
Bizim kimlikten anladığımız budur.

Sizin bahsettiğiniz ise bizce kimlik değil Allah’a olan inancımız olan dinimizdir.
Çok şükür ki bizim başımızdaki örtü ne gönüllerimizi, ne yüreğimizi karartmıyor.
Çok şükür ki karanlık, örümcek ağları sarılmış bir düşünce yapısına ve vicdanlara sahip değiliz.

Çok şükür ki ülkemizi seven, ilelebet payidar olmasını isteyen, geçmişine bağlı, Atasına sevgili ve saygılı, rejimiyle barışık, askeriyle gurur duyan ve gözünü kırpmadan şehit olacak evlatlar yetiştiren, onurlu, duyarlı bir halkız.
Safralara sahip olsak bile…