10 Temmuz 2008 Perşembe

BAKMAK VE GÖRMEK ÜZERİNE…



Çok değerli bir okurum olan Çetin Çatan beyden mektup aldım. Çetin bey basın şeref kartı sahibi Metin Çatan beyefendinin kardeşidir.
Sağ olsunlar lütfedip bazen yazılarıma, bazen de şiir denemelerime yorum ya da faydalı eleştiriler yaparlar.
Her yazdıklarında da muhakkak alınacak dersler vardır.

Mektubu bir hayat dersi niteliğinde…Beni düşündürüp bu yazıyı yazmama sebep teşkil edecek cümleler vardı
Diyordu ki Çetin bey;

Hamdım, piştim, yandım ve yanmaya devam ediyorum...! O yanıştan "ışık ve feyz" alanlar bence mutlu kişilerdir.
Rabbimin bana "lütfettiği zenginlikler" bana ait ve gereğinde (0) zenginlikleri "kimlerle manen ve yürekten" nasıl ne şekilde paylaşılması gerektiğini; bu satırların yazarı çok ama çok yakından biliyor ve uyguluyor…


İşte bu satırlarda bize hatırlatılan önemli husus yaradılışımızdaki hikmet ve Rabbimizin bizlere lütfettiği zenginlikler…

Acaba bunların farkında mıyız?
Niye yaratıldığımızı, niçin dünyaya geldiğimizi bir an olsun düşünüyor muyuz? Kendimizdeki zenginlikleri keşfedebilmek için doğru bir çizgide yürüyebiliyor muyuz?

Doğuyor, ebeveynlerimizin katkısı ile büyüyor, eğitim, öğretimden geçip bir nevi yontuluyoruz.
Sonra iş hayatı, aşk- meşk hayatı , aile kurma telaşı derken yılları birbiri ardınca devirip gidiyoruz.
Günün hızına kapılıp gider, geceleriyse yorgun vücutlarımızla ezer ve takvim yaprakları misali yılları devirirken zamanın nasıl akıp geçtiğini anlayamayabiliyoruz.
O yılları ardımızda bıraktığımızı ara sıra anımsadığımızda “yahu daha dün gibiydi, ne çabuk geçiverdi” demeyi de ihmal etmiyoruz.

İş hayatımızda başarmak için belki egomuza yenilerek gönüller kırıyor, hırsımızla bendleri yıkıyoruz.

En iyi konuma erişmeye, en üst limitte maaş almaya, duygularımızı en zirveye çıkaranla evlenmeye, en iyi çocuklara sahip olmaya, en iyi evde oturmaya, en son model arabaya binmeye, en iyi tatili yapmaya, en iyi yemekleri yemeye hangimiz hayır diyoruz? Hepimizde bir “en” olma duygusu yok mu?

İşte o “en”leri kendimizde öylesine topluyor ya da toplamaya çabalıyoruz ki kendimizi incelemeye, irdelemeye fırsat yaratmıyoruz.

“En” bizi hep baş olmaya, başta olmaya doğru yürüten, kendimizi unutturuveren, dahası belki de farkında olmadan bizi şeytanlaştıran bir kibrin kısaltılmış kelimesi…

İşte bu noktada Çetin bey harikulade bir dörtlükle olayı çözümlüyor ve diyor ki:

Baş olanlar sevinmesin,
Ne gelirse başa gelir!
Diz toprağa değse bile
Baş düşerse taşa gelir…


Peki…bunu kaç kişi aklına getiriyor dersiniz?

Bir örnek vereceğim ama maksadım siyasete girmek değil…

Hasan Doğan’ın ölüm haberini aldığımda çok üzüldüm…Kendisi ile uzun yıllar öncesinde bir davette tanışmıştım. Daha genç, daha zayıf, saçları daha çokken…O günden anımsadığım tertemiz bakan gözleri ve elimi son derece saygı ile, hürmetle kardeşçesine sıkan yumuşak eli…Hepsi bu kadar…Ne sesini anımsıyordum, ne de o davette neler konuşulduğunu…

Ama çok üzülmüştüm öldüğüne…

Bu üzüntüm yıllar öncesi sadece bir kez görüp tanışmış olmamdan değildi. Yaşamında edindiği başarılar, 143 günlük başkanlık dönemindeki açtığı çığır da değildi.

Protokole aldırmayıp eşi ile gol sevincini paylaşması, sımsıcak samimiyeti,
maçtan sonra yapılan söyleşide futbolcularımızın yere düşüşünden duyduğu hüznün gözlerine yansıması, o üzgün hali gözlerimin önüne geliveriyordu…
İşte bu ani ölümde içimi çok acıtan, Hasan Doğan’ın “en”leri değildi…Sadece ve sadece “insan” yanıydı…

O cenaze töreninde Cumhurbaşkanımızın ve Başbakanımızın tabuta omuz vermesi de beni derinden etkiledi.Makam, mevki büyüklüğünün önemli bir şey olmadığını bir kez daha ispatlamıştı ölüm…

Mustafa Sarıgül ise cenazenin ardından şöyle diyordu:

“Bu cenaze töreninden ders almamız ve ders çıkarmamız lazım. Yarın sabah kimin ne olacağı belli değil. Kalpleri kırmak değil, onarmak lazım. Ben bu cenazeden çok önemli ders aldım."

Keşke o cenazede Deniz Baykal da olsaydı, tabuta omuz verebilseydi…
Ve Mustafa Sarıgül gibi ders çıkarabilseydi…
Oysa öyle olmadı…CHP’nin sitesinden kuru bir taziye mesajı yayımlandı.
Niye? Neden? Niçin? Ne kaybederdi Baykal? Neye ve kime ters düşerdi? Altı okun ve laikliğin önemine gölge mi düşerdi bir tabuta omuz vermekle?

Bu soruları kendime sorarken aslında cevabı yine Çetin beyin yazdığı mektupta bulmak mümkündü…
Mektupta şöyle bir cümle vardı:

“İnanın bu "alabanda dünyada "en büyük şöhret, gerçekten temiz kalmayı başarabilen ve ŞÖHRET OLMAMAYI BAŞARABİLMİŞ KİŞİLER, bence en büyük şöhret sahibi kişilerdir..?”

İşte işin püf noktası buradaydı…

“En”lerden sıyrılabilmek, kendi yarattığı tabuları, putları yıkabilmek, kendi ruhundaki pasları görüp , işleyen demir ışıldar misali kalbi temizleyerek ruhu o paslardan, kirlerden temizleyebilmek gerekiyor.

Kendimize ayna tutmamız gerekiyor…o aynaya iyice bakmak ve görebilmek…

İşte belki o zaman Rabbimizin bize lütfettiği zenginliklerin farkına varabileceğiz…

Bakmazsan dağ, bakarsan “VERİGO”




Her tarafına istediğim gibi bakmaya yetişemediğim bir bahçem var.
Tarlamızın en kıraç, bol taşlı, toprağı kirsli yerini adam etmeye çabaladık yıllar önce.

Önce fidanları diktik, sonra üzüm bağlarını.Her gün sula, yabani otları ayıkla, tutmazlarsa diye korku çek…
Sonra…ya sonra ?

Çamlar, kayısılar, erikler, vişneler, elmalar,armutlar, bademler, ayvalar sabrımızın mükafatını verdiler zaman içinde ama en çabuk bağlarımız sevindirdi bizi.

İncecik üzüm fidanları kısa sürede yemyeşil yapraklar sundular bize. İpek gibi yumuşacık ve yırtıksız yaprakları toplamak ve sarma sarmak pek bir keyifliydi.

Sonra üzüm vermeye başladı bağlarımız. O zamana kadar üzümün nasıl oluştuğunu bilmezdim. Çünkü şehirde manavdan kilo işi alırdık…
Çocukluğumda dedemin bahçesinde asma vardı ama ben o zamanlar üzümlerin nasıl oluştuğuna hiç dikkat etmemişim nedense.

Budanırken ağlayan üzüm bağları önce açık yeşil yapraklar veriyordu. Yapraklar büyümeye başlarken aralarda mini minnacık üzüm salkımı.
Küçücük bir salkımın uzarken çiçek açmasını ilk kez kendi bahçemde gördüm.

Çiçeklenen üzüm salkımının meyveye yani taneciklere dönüşmesi, tanecikler büyürken salkımın gelişmesi, yeşilken sararmaya, en sonunda olgun sarıya, kavuniçine veya mora dönüşmesini izlemek kadar keyifli bir şey olacağını da bilmezdim.

Ağustos ayında bu en olgunu diyerek dalından kopardığım üzümü oracıkta yemenin , ya da buzdolabında soğutarak öğlen sıcağında ağzınıza birer birer atarak içinizi ferahlatmanın tadına doyum olmaz.

Bahçemde çekirdeksiz ve çekirdekli türünden değişik üzümler var.
Biz onlara sultani, kınalı yapıncak, razakı, keçi memesi, karagözüm deriz ama belki de gerçek isimleri başkadır bilemiyorum.
Bir de Kıbrıs’tan getirip diktiğimiz ve adının “Verigo”, olduğunu söyledikleri bir üzümümüz var. Allah nazardan saklasın bahçemin en havalı üzümüdür o.
Bu üzümün hikayesi de şöyle.

Kıbrıs’ta bir köyde yetişen bu üzümün adını bilmezlermiş sahipleri. Bir gün İngiliz turistler mi yoksa o zamanın İngiliz valisi mi gelmiş tam bilemiyorum. Ev sahipleri de onlara dalından koparıp bu üzümlerden ikram etmişler.
İngilizler bu buğulu siyah üzümü yedikçe yüzlerindeki ifade değişmiş. Hepsi ısırıldığında erik gibi kütür kütür olan ama damakta bambaşka bir tad bırakan bu üzümü yedikçe çok iyi, çok güzel anlamında very good , very good demeye başlamışlar.
Köylüler de o günden sonra bu üzüme kendi anladıkları biçimde “Verigo” demişler.

Gerçekten bahçemizdeki nadir bağlardan biridir “Verigo”.
Yaprakları bile değişiktir diğer üzüm yapraklarından. Meyvesi de diğerlerinden daha geç olgunlaşır. Yeşilken ekşidir yenmez. Giderek kararır ama üzeri buğulana buğulana kararır. Hani adeta “ Ben farklıyım, kendimi naza çeker öyle olgunlaşırım” der gibidir.
Belki de kırmızı şarabın elde edildiği türdür bu bilemiyorum. Tam olgunlaştığında kopardığınız salkım bir kiloya yakındır.
Taneleri olabildiğince iridir.Çekirdeklidir ama taneyi koparıp ağzınıza attığınızda gerçekten ses çıkararak ezilir . Suyu tüm ağzınızı kaplar. Sert, sulu nefis bir üzüm…

Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ diye bir atasözümüz vardır ya işte bizim toprağı sert ve çok taşlı, biraz kazıldığında altında kireçli tabakanın bulunduğu bahçemiz baktıkça, ilgilendikçe yıllar içinde gerçekten bağ oldu.

Şimdi kayısılarım olgunlaşıyor. Kirazları yedik kemali afiyetle. Vişnelerin birazı komposto oldu ama en çoğu çatımdaki sığırcık kuşlarına yem oldu. Dutlarıma da ortak oluyorlar ama ben yine de hem siyah hem beyaz dutlarımı topluyorum akşam üzerlerinde.
Haziran sonunda dut mu kalır demeyin. İstanbul’da yaşarken bu ayda dutu bulmak zor olabilir ama benim bahçemde dutlar yeni olgunlaştı.
Kırmızı ve sarı eriklerimin toplanmasına daha var, yeşilleri ise bitirdik. Armut ve elmalar da usuldan büyüyorlar.
Bağlarımsa yemyeşil yapraklarını sunuyor bana. Üzümler çiçek açma işlerini bitirdiler meyveye döndüler.
Tazecik bağ yapraklarımdan topladım sabah erken vakitte, enfes bir zeytinyağlı sarma yapacağım az sonra.

Rabbimin bizlere sunduğu her şey ne kadar güzel…







Bilgi :

Ülkemizde yetiştirildikleri bölgelere göre üzüm çeşitlerimiz de şunlarmış, paylaşmak istedim.

Marmara: Adakarası, Papazkarası, Karasakız, Gamay, Yapıncak, Sauvignon Blanc, Cinsault ve Semillon, Riesling
Ege: Çalkarası, Sultaniye, Bornova Misketi, Cabernet Sauvignon, Carignan, Alicante Bouchet, Chardonnay ve Merlot
Karadeniz: Narince
İç Anadolu: Kalecik Karası, Narince, Emir, Hasandede, Papazkarası
Akdeniz: Dökülgen, Kabarcık
Doğu Anadolu: Öküzgözü, Boğazkere, Narince
Güneydoğu Anadolu: Boğazkere, Horozkarası, Dökülgen

ZIKKIM OLSUN



















Yazılarımda bazen kullandığım bir atasözü vardır.
“Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış ”diye…
Nedense bu cümle ülkemizde pek sık kullanılır oldu.

Yıllardır “YOK”luğu istenen bir kurum olan “YÖK”ün başkanı, arkadaşı ile sohbet ederken İmam Hatip Liseleri için güya “kapatalım şu zıkkımları” demiş ve orada bulunan üçüncü şahıslar bu cümleyi farklı değerlendirip manşetlere taşımışlar.
Haydi buyurun alın, işte size yeni gündem.

Solcular YÖK Başkanı istifa etsin der, sağcılar özür dilesin der, gazetecilere, köşe yazarlarına da derhal ahkam kesmek düşer.

Ben ahkam kesmeyeceğim.
Bu “garip ve yalnız” ülkenin mahzun insanlarından biri olarak üzüldüğümü bildirmek istiyorum.

Bir ülkede gerek ihtiyaçtan doğan, gerekse olmazsa olmaz diye düşünülen okullar, kurumlar açılır mı?
Açılır.

Bu okullar devlet denetimine tabii midir?
Elbette.

Müfredatını yaptıran, bu okullarda hizmet verecek öğretmenleri atayan Devletin Milli Eğitim Bakanlığı mı?
Evet.

Bu okullarda okuyan çocukların eğitiminden, öğretiminden bu öğretmen ve idareciler sorumlu mu?
Evet.

Peki bu okulları kimler açar?
Bu kurumları iktidarda olan, sağcısı da solcusu da açar.
Kurdeleleri keserken hepsinin yüzünde gülücükler vardır, hayırlı uğurlu olsun diyerek uzun söylevlerle açılışları yaparlar.

Bu okulların yapımında maddi desteği kim verir?
Halk.

Bu okullarda ve diğer eğitim kurumlarında görev yapan kişilerin maaşları nasıl karşılanır?
Halktan toplanan vergiler, devletin kaynakları ve bu kaynakların devletçe işletilmesinden elde edilen gelirlerin birleşmesi sonucu yapılan genel bütçeden ayrılan paydan.

Bu okullarda kimler okur?
TC Vatandaşlarının bir kısmının çocukları.

Peki bu vatandaşlar çocuklarını güya “zıkkım” denen ve yıllardır birilerinin gözüne batıp, diline dolanan bu okullara neden gönderir?
İmam veya hatip olsunlar diye mi?
Hayır.

Peki niye?

Birinci ve asıl neden çocuklar okusun ama eğitim alırken dinini öğrensin, helali haramı anlasın, salih insanlar olsun, Kur’an-ı Kerim’i su gibi okuyabilsin diye.

Görüştüğüm pek çok aile kendilerinin dini açıdan cahil olduklarını, çocuklarına öğretecekleri fazla bilgileri olmadığını ama bu tür okullarda eğitim alan evlatlarının kendilerinden daha fazla bilgili olmasından duydukları memnuniyeti ifade ettikleri gibi adeta hepsi anlaşmışçasına ortak bir cümle sarf ettiler.

“Ardımızdan bir Fatiha okuyacak çocuğumuz olsun”

İkinci nedene geliyorum bakın burası da çok önemli.
Aileler kızlarının başları örtülü olarak okuyabildikleri tek okulun İmam Hatip okulları olduğu için gönül rahatlığı ile yollayabiliyorlar.

Türkiye’de kızların okutulması her zaman erkek çocuklardan geride kaldığı için, bu tür okulların olması, okumanın önemini az da olsa anlayabilmiş veya gerek kanun yoluyla gerekse diğer yollarla bir şekilde ikna edilmiş aileler için önemli bir durum.

Adam esasen okumasını istemediği kızını okula yolluyor ama çocuğunun başı örtülü olarak gidebildiği ve dinini iyi öğreneceği bir okulun var olması ikna olmasında önemli etkenlerden biri oluyor.

Ailelerin hiçbirinde çocuklarımız dini eğitim alarak okusunlar da sonra büyüyüp devletin işleyiş yapısını değiştirerek İslam ile idare edilen bir yönetim kursunlar düşüncesi yok.

Hemen hepsinin tek çıkış noktası, dininin gereklerini öğrenerek, bilerek eğitim almaları ve hayırlı evlat olmaları.

Zamanında hepsi katkıda bulunmuşlar mı maddesel olarak? Evet…
Şimdi de bulunuyorlar mı? Evet…
Hatta koskoca binaları yapıp devlete hibe ediyorlar mı? Evet…

O zaman son sözü de millet söylüyor…

İnancımızı bile bize çok görenlere verdiklerimizin hepsi “Zıkkım olsun”

Bize bunları reva görenlerden “Hakkımız olsun, hakkımız olsun, hakkımız olsun”.
.
.
Çiğdem Altınöz