24 Ağustos 2007 Cuma

ÖZLEDİM


























Mezarlığın kıyıcığında yaşlı gözlerle bakıyorum.

Mezarın başı kalabalık bir şey gözükmüyor.

Sonra yanıma geliyor birileri, “ gömülüyor” diyorlar.

İçerim sızlıyor.

Üzerine atılan her toprak Onu alıp götürüyor bir daha dönmemecesine.

Yaşlarımı silmeye takatim yok, bacaklarım titriyor.
.
Az sonra mezar başındaki kalabalık geri çekiliyor.

Hoca efendi bir başına kalıyor

- Talkını veriyor” diyorlar.

Her şey beş dakika olup bitiveriyor sanki.

Sonrası…

El sıkışmalar, başsağlığı dilekleri, sarılmalar, ağlaşmalar ve eve dönüş.

Ev kalabalık.


Bir odada başları bembeyaz örtülü kadınlar diğer odada soluk ve üzgün yüzlü adamlar.

Mutfakta ise anlamsız bir telaş…
.
Bazıları duvarları seyrediyor, bazıları kütüphaneyi.

Bir çocuk ağlıyor, hemen “sus” diyorlar.

Biraz gülsuyu kokusu, biraz ter ve ayak kokusu karışıyor havaya.
.
Gelenler oluyor, gidenler oluyor.

Evin kapısı ardına kadar açık.

Her gelen hiçbir şey demeden oturuyor önce.

Kısa bir sessizlik ardından hafiften mırıldanmalar, soru sormalar, kısa, kesik, acılı cevaplar.

Gelen gideceğine yakın ne söylenmesi gerekiyorsa onu söylüyor, geri geri giderek çıkıyor kapıdan.

Kocaman siniler kuruluyor odanın ortasına.

Üzerinde dizili etli ekmekler, çorba tası, tepeleme dolu bir tabak pilav, et yahni bile var…

ve bir dolu kaşık…

Doluşuyorlar sofraya insancıklar…adetten ya yiyorlar…

Onlar kalkıyor başkaları oturuyor…

Oturmak istemeyenlere ise ısrar üstüne ısrar…

Sofraya yeniden geliyor yemekler, yine yeniyor

Yine…yine…yine ve nedense?

.
Ara ara yaşlılar Kur’an’dan bazı ayetleri okuyorlar boğuk, iç acıtıcı bir sesle.

Ağlayanlar oluyor…Allah diye haykıranlar oluyor…
.
Kaç kişi geldi, kaç kişi gitti bilmiyorum.

Bazen bir grup halinde geliyorlar.

Kimi takım elbiseli, kara gözlükler takmış, parfüm kokulu o alışılagelmiş simalar…

Kimiyse hep boş olan zamanlarını geçirdikleri kahveden üzerlerine sinmiş o bildik kokulu elbiseleri, delik veya yamalı çorapları, ütüsüz pantolonları, başlarında kasketleri olanlar.
.
Tepsiler dolusu çaylar geliyor şimdi.

Odayı buram buram demli çay kokusu sarıyor.

Ardından nescafe fincanları dolu bir tepsi uzanıyor kapıdan.

Sütlü, bol şekerli yapmışlardır eminim.
.
Görünürde her şey tamam, her şey yerli yerinde.

Camın önündeki oymalı sehpada yakın gözlükleri,

Birkaç ilaç kutusu, lavanta kolonyası

Çalışma masasının üzerindeki dolma kalem, not defteri, açılmamış mektuplar

Odanın kapısında teki ters dönmüş terlik,

Sadece oymalı sehpanın yanındaki “o koltuk “ boş.

Hayat üzerine





















Hayat bazen bize öyle resimler sunar ki gerçek sandıklarımızın hayal, hayal diye düşündüklerimizin gerçek olduğunu görür de şaşa kalırız.

Ve yine kendimizi önemserken birden önemsizleşiverdiğimizi anladığımız zamanlar olur.
Çok önemsiz gibi hissederken birden merkeze oturuverdiğimizi görüp de şaştığımız zamanlar da olur.

Bazen saklanırız.
Kimden ?
Tabi ki kendimizden
Bazen de herkesten ve her şeyden

Bazen ailemiz odaktadır
Ama bazen öyle anlar gelir ki yok olmalarını bile düşünüveririz bir öfke fırtınasında.
Bazen her şeye sahip gibiyizdir bazen ise ne fakir.

Bu iki yüzü farklı gösteren aynada kendi görüntümüzden korktuğumuz, tiksindiğimiz veya beğendiğimiz zamanlar olur.
Bize sunulana rıza göstermediğimiz aç gözlülüklerimiz, sunulanı kabul edip şükürlerimiz de olur.

Doymadan aç kalktığımız sofralara benzer yaşadığımız.
Tadı damakta kalan ama bir yalamada eriyip giden dondurma keyfinde bir yaşam olduğu gibi
Tadı damakta kalmasın istesek de ağzımızı yakan bir biberdir yaşam aynı zamanda.

Gelenler olur, gidenler olur
Kalanlar olur , konaklayanlar olur, kapıdan uğrayanlar olur...
Kalsın diye kolundan asıldıklarımız da
Gitse diye gözünün içine baktıklarımız da
Hiç gelmese diye düşündüklerimiz de
Hemen gelse diye beklediklerimiz de
Gelmesinden ümit kestiklerimiz
- ve bir daha asla geri gelmeyeceğini bildiklerimiz…

Varlığından tad aldıklarımız ile varlığına tahammül bile edemediklerimiz arasına sıkıştırılmış bir yolda yürümekle geçer ömür.

Tıpkı şehirlerarası yolculukta yanına kimin bineceğini bilemeyeceğin gibi bir sürprizler yumağı , çaresizlik ve tedirginlikler zinciridir yaşam...
Bazen baktığın ama görmediğin
Bazen görüp de görmezden geldiğin
Bazen de görülmek için çırpındıkça battığın…


Kafandan geçenle yaptığının birebir aynı olmadığı
Olmak istediğin ile olamadığının acısını sürekli hissettiğin,
Bazen olmak istediğin gibi olduğun halde yine de yetersiz ve eksiğim diye hayıflandığın,
Kendi sorgulamalarından kaçtığın zamanlarda sorularınla başkalarını bunalttığın,
Çok sevdiğin halde sevilmediğini hissettiğin,
Nefret ettiğin halde tapılasıya sevildiğini görerek şaşakaldığın,
İhanete uğradığın, ihanet ettiğin,
Yalansızım derken en büyük yalanı söylediğini bildiğin,
Gerçeklerle yaşarken yalanlarla mücadele ettiğin,
Kendine bile dürüst olamadığın zamanlarda karşındakileri eleştirebildiğin,
Hiçbir şey ile çok şey arasında istek sınırlarını çizemediğin,
Düşündüğündeyse avuçlarının hep boş olduğunu hissettiğin bir varlık yokluk karmaşasıdır hayat…


Kıvrılışında ana rahmi özlemi
Kıvranışında aşk arzusu
İnleyişinde
- bazen acı, bazı şehvet
Serzenişinde beklenti
Seslenişinde sitem
Bekleyişinde umut
Arayışında çaresizlik
Varoluşunda gizem
Kaybedişlerde elem
Oluşundan ölüşüne bir hikmet zinciridir hayat


Ama şöyle düşün bir an…

- hiç hissedemeseydin
- ve de düşünemeseydin

Rayların üzerinden kayan boş vagonlar gibi
- ki onların bile sıralanışında ve gidişinde bir sebep vardır,

Dünyaya gelen, yaşayan ve ölen bir “hiç” ya da “ şey” olsaydın?