28 Ekim 2009 Çarşamba

CANIM SIKKIN...




















Tek bir hususa değil, pek çok şeye sıkılıyor canım…
Sıkılmaz iseniz sıralayayım.

O malum güruhun davullu zurnalı karşılanmasına,
Biz pkk'nin partisi değiliz diyenlerin pkk'den Öcalan emriyle ayrılıp dönüş yapanlara karşılama töreni düzenlemelerine,
Bal gibi de pkk'lı olduklarına ve dahi onlara ait bir parti olarak kurulduklarına
Düne kadarki söylemlerinde ne kadar yalan ve sahte olduklarının ortaya çıktığını dahi düşünemeyecek kadar acz içinde, ya da aymaz olmalarına,
Böyle bir partinin TBMM'yi işgal etmesine
Vergilerimizle aldıkları maaşı asla hak etmediklerini düşünüp çaresiz kalmaya,
Ettikleri yemine sadık kalmamalarına, dışarıdan görülenle, içlerindekinin bir olmamasına
İmralı'daki katilin utanmadan sıkılmadan ahkâm kesmesine, yaptıklarını bir kalemde unutup "benim de dışarıda olmam gerekir" diye haberler yollamasına
Yol haritaları çizmesine, kendini "ulema" sınıfına sokup beslendiği yerden ülkeyi yönetmeye kalkışmasına,
Bu katili adam yerine koyanlara, gözünü İmralı'ya dikip hazret ne söyleyecek, ne yazıp çizecek diye bekleyenlere,
Söylemlerini önemseyip icraatlara geçilmesine, ama bir yandan da "muhatabımız değil, asla da olamaz" türünden beyanatlar verilmesine,
Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış sözüne uyan davranışlar sergileyenlere,
Her olaydan siyasi rant elde etmeyi marifet sananlara,
Dedikoduyu gerçek sanıp yazıp çizenlere,
Memleketin halini görmezden gelip köşelerinde şarap muhabbetine ya da dağa kadın kaldırma gibi seviyesiz muhabbete takılanlara….
Ermenilerle olan imzalaşmaların tam olarak ne olduğu ve neyi kapsadığını açık, net bilememeye,
İran ile aşırı yakınlaşmaya (ortak paramız bile olacakmış teranelerine)
Azerilerin bayrağımızı indirmelerine,
Bu kardeşlerimizin yıllardır KKTC'yi tanımadıkları halde bizim onlara her daim kardeşçe ve dostça yaklaştığımızı her zaman yanlarında olduğumuzu bir kalemde unutuvermelerine,
Komşularla barışık olacağız, bu halkayı büyüteceğiz türünden söylem ve davranışların güzel olduğunu kabul etmiş olmakla birlikte, komşularla iyi geçineceğiz derken milletçe birbirimize düşürüldüğümüzün gözden kaçmasına,
Açılım konusunda nereye kadar açılıp saçıldığımızı çözememiş olmaya,
Muhalefetin hemen her konudaki uzlaşmaz, kavgacı tavrına
Liderlerin mektuplaşmalarındaki görüşmemiz kameralı mı olsun, kamerasız mı restleşmesine,
Aynı liderler bir düğünde bir araya geldiği için bazı yayın organlarının "Nikahta gerçekten keramet varmış!"türünden başlık atmalarına,
TSK'nın ıslak, kuru hallerine,
Yıllardır bitirilemeyen pkk gerçeği ortada dururken ve değerli komutanlar "o konuda yanlışlar yaptık" diye beyan ederler iken, Ak Partiyi ve Gülen'i bitirme eylem planları yapmaya çalışılmasına, sonra da hiçbir şeyden haberleri yokmuşçasına davranılmasına,
Denizden hâla mermilerin çıkabilmesine,
İnsanların bir bölümünün, gözaltında olan Ergenekon davası tutuklularının tamamının suçsuz olduğunu iddia etmesine…
Diğer bir bölümün ise "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" mantığı ile "suçları olmasa mapusta yatırılmazlardı" diye kestirip atmalarına,
İşine gelince adaleti öven, işine gelmeyince savcılara söven zihniyetlere,
Hemen her şeyin faturasının başka adrese/lere kesilmeye çalışılmasına,
Malum avukatlık, savcılık meselesinin durup durup yinelenmesine
Canı sıkılanın parti kurmasına,
Parti kurunca ilk toplantıyı Samsun'da yapmanın marifet olduğunu sananlara,
Vaktiyle kurulmuş ve zaman içinde güncelliğini de tabanını da kaybeden bazı partilerin birleşmeye çalışmasına,
Atatürk'ün her daim siyasi çıkar hesapları gözetilerek kullanılmasına,
Yaprak dökümü dizisindeki genç adamın kalp krizinden ölüvermesine,
Aşk-ı Memnu denen dizinin sündürüle sündürüle bitse de kurtulsak dedirten hale gelmesine, (seyretmiyorum ama reklamlarından da, haber konusu olmasından da bıktım)
Garipoğlu ve Münevver isimlerinin bilmem kaç bin kere tekrarlanmasına,
Artan intiharlara, sapıklara, adam kesen, doğrayan, gözünü kırpmadan cana kıyanlara,
Sık sık kesilen elektriklere, yollardaki tamirlere,
İnternetin hızını uçuruyoruz demelerine karşın sık sık sorunlar çıkmasına, bir türlü uçamamaya,
Üniversite sınav sisteminin değişmesine, yeni sistemin iyi mi kötü mü olacağını tam anlayamamış olmama,
Dershane ücretlerinin yüksekliğine, evlatlarımızın dershaneye gitmeye mahkum edilmesine,
Her kafadan bir ses çıkmasına,
Murat Bardakçı'nın milleti konuşturmayıp hep kendi konuşmasına,
Her kanalda belli isimlerin saatler boyu ahkâm kesmesine,
Domuz yenmesi dinimize aykırı iken domuz gribinden ölebilecek olmamıza,

Sıkılıyor canım….

Hep ülkeden bahsettim…
Aslında daha yazacak pek çok madde var ama uzatmayalım...

Son satırları da emeklilere ayırayım…

Emekli maaşlarına haciz konamayacak diye yazan kanuna rağmen pek çok emekli vatandaşın maaşlarına şakır şakır haciz konmasına,
Nice emeklinin kış kapıya dayanmışken yakacak alamamasına, kiminin de doğal gaza zam gelecek diye şimdiden yüreklerinin titremesine,
Çocuk okutan, toruna bakan nicelerinin her geçen gün daha da ezilmelerine,
Ve zamanında primi, vergiyi en yüksek limitten ödediğimiz halde, yeni emekli olanlar 1,200 TL ve üzeri maaş alırken biz eski emekliyiz diye maaşlarımızın 670 lirada takılıp kalmasına,
Bu para ile de insanca yaşayamama, geçinememeye…

Çok ama çok sıkılıyor canım…

Haksız mıyım?

Wara vara, nowa ta çiya?






















"Kürt diye bir millet yok"
"Kürt dili de yok"

Eh o zaman sorun da yok….
Kapatın açılım dosyasını ya da faslını, kurtulalım…

Olmayan insanların, olmayan dilinin derdi bize mi düşmüş?
Ya da olmayanı, oldurmaya mı çabalıyoruz?

***

Eskileri bilmem….
Ben yaşadığım, gözlemlediğimi bilirim.

Sene 1964…
Bundan tam kırk beş yıl önce…
Kırık dökük bir MAN kamyonla Ağrı Doğubeyazıt ilçesine gidiyoruz.
Babamın tayini oraya çıkmış.
Sıcak bir Temmuz günü varıyoruz oraya…
Yol ayrımında, daha doğrusu İran'a gitmek için Gürbulak sınır kapısına giden yol ile Doğubeyazıt'a giren kavşak noktasında duruyor kamyon.
Solda damı olmayan toprak evler, sağda ise beşer katlı apartmanlar var.

Çocuk aklım yeni evimizi o apartmanlardan birinde sanıyor, seviniyorum.
Çünkü o zamana kadar apartman denen yerde hiç oturmamışız.

Babam iniyor kamyondan, birileri ile konuşuyor. Adam eli ile soldaki toprak evleri gösteriyor.
Babam tekrar biniyor kamyona ve sağa değil sola dönüyor kamyon ve o toprak evlerin önünde duruyor.
O apartmanlar meğer subay lojmanları imiş, babam polis olduğu için biz orada oturma hakkına sahip değilmişiz.
Bükülüyor boynum…
Hepimiz iniyoruz kamyondan…
Etrafımızı onlarca çocuk sarıyor, hepsi benden küçük, kimi mavi, yeşil gözlü, kıvırcık sarı saçlı, kimi esmer tenli kapkara gözlü çocuklar…
Burunlarından akan sümükler, ellerinin tersiye sildiklerinden olacak, ya dudaklarının hemen üzerinde ya da yanaklarına doğru beyaz iz bırakmış. Kimisi de yemyeşil akan sümüğünü çekip duruyor hırk, hırk diye…

Bir şeyler diyorlar ama ne dediklerini anlamıyorum.
İşte birileri tarafından yok denen Kürtçeyi ilk duyuşum böyledir.

O kalabalık kısa sürede artıyor, parlak kumaşlardan allı morlu , güllü desenli elbiseler giymiş, bembeyaz tülbentleri burunlarına kadar sarılı, sadece gözlerini gördüğümüz, ama göğüs dekolteleri oldukça açık, kırmızı bir kurdeleye geçirilmiş sapsarı beşi bir yerdelerle göz dolduran kadınlar da geliyor yanımıza…

Kürt kadınları ile tanışmam da böyle oldu işte…

Karınca sürüsü gibi olunca, kısa sürede bir kamyon eşya, o toprak evin önüne indiriliveriyor.
Yaşadığım hayal kırıklığını anlatmam imkansız.
Apartman yerine kerpiç, yani her tarafı toprakla sıvalı bir ev….
İki oda bir hol, tuvaleti , banyosu filan da yok…
Kısa sürede yerleşiyoruz, zira her biri, bir işin ucundan tutuyor.
Esasen öyle aman aman bir eşyamız da yok. Nohut oda bakla sofa misali iki saat içinde bir evimiz olmuş oluyor.

O arada pırıl pırıl bir tepsi içinde mis kokular saçan yemekler geliyor önümüze…
İştahla yiyoruz hepimiz..Ardından da türüm türüm kokulu kaçak çay…

İki yıl kaldık Doğubeyazıt'ta .
Pek çok Kürtçe kelime öğrendim. Kafa göz yara yara da olsa konuşurdum.
Şimdi, yani üzerinden bunca yıl geçtikten sonra aklımda kalanları bu yazıya başlık yaptım.
Wara gel demekti… here de git…
Nova ta çiya ise ismin ne demekti…Belki hatalı da yazmış olabilirim, kusura bakmayın…

İki yıl…yani tamı tamına yedi yüz otuz gün…
Kürtlerle iç içeydim. Okulda, sokakta, evde…
Ev sahibimiz Kürttü.
Oranın tek lokantasını işletiyordu. Lokantanın ismine dikkatinizi çekmek isterim. "Cumhuriyet Lokantası"…
Dört karısı ve onlarca çocuğu vardı.
İki yıl hiçbir sorun olmadan kardeşçe yaşadık.

Tayinimiz Afyon'a çıktığında ardımızda gözü yaşlı insanlar bıraktık.
Şimdi kim beni Kürt diye birilerinin olmadığına inandırabilir?

Galiba bizlerin hatası Kürt dendiğinde herkesi ve her şeyi aynı torbaya doldurup tombala çeker gibi davranmamız.

İşimize geldiğinde kardeşiz, gelmediğinde hasım…

Bir zaman geliyor ne güzel bir kültür mozaiğimiz var diyoruz, etnik kökenleri ardı ardına sıralayıp tek milletiz diyoruz, bir zaman geliyor hani neredeyse memleketten gitseler gibisinden bir kovma hali yaşıyor, yaşatıyoruz.

PKK yüzünden olsa gerek yılların verdiği olumsuz birikimlerle ve belki de bilinçaltımıza işlenenlerle önyargılı davranıyoruz diye düşünüyorum.

Yıllardır süren acıları, kendi gönül penceremizden görüyor, gözyaşı döküyoruz ama empati yapmayı kendimize asla yediremiyoruz.
Yavrusunu şehit veren bir anne yüreğinde hangi acıyı duyuyorsa, kendi rızası dışında dağa götürülmüş bir çocuğu olan anne de evladı ölünce aynı acıyı duyuyor.
Acılar ortak, üzüntüler benzer…
Ama kızdığımız zaman PKK ile asla ilintisi olmayanları, devletine, bayrağına bağlı, dini bir nice insanları da sanki teröristmişçesine aynı kefeye koyup , yargılıyor, dahası onları "yok" saymayı marifet biliyoruz.

İşte hatamız burada başlayıp, sürüyor.

Haaa… Dost görünüp içinden gizli gizli düşmanlık besleyenler yok mu? Elbette var.

Mecliste yemin edip göreve başlayan ama gözünü kulağını Kandil'e ve İmralı'ya dikerek devleti kendi çizgisine getirmeye çalışanlar yok mu? Elbette var…

Birilerine yalakalık yaparak toprak almak ve Kürdistan devleti kurma hayali olanlar var mı? Elbette var…

Ve bizler elbette her zaman uyanık olacağız.
Ama…
Etnik kökeninin Kürt olduğunu ifadelendiren kaç milyon insanımız var ise, tamamını kötü ve art niyetli sanmak hatalı olduğu gibi, yok saymak da hatadır.

Ancak, sürekli olarak Kürtleri ya da Kürt sorunu denen sorunlar her ne ise onları dilimize pelesenk ederken , bu ülkenin topraklarında yaşayan diğer etnik kökenlere mensup vatandaşlarımızı da unutmamalıyız…

Büyük çoğunluğu Türk olan ve Türk olduğunu her fırsatta göğsünü gere gere ifadelendiren insanları da kıracak, üzecek veya tahrik edecek söylemlerden de olabildiğince uzak durmaya özen göstermeliyiz.

Zira son dönemde sürekli olarak bu ayırım öyle ya da böyle bir şekilde gündemde tutulmaya çalışılmakta, hatta ince ince işlenmektedir ve işte en büyük tehlike de orada gizlidir.

Aman dikkat…


Çiğdem ALTINÖZ

4 Ekim 2009 Pazar

CUMHURBAŞKANINI DİNLERKEN














Türkiye Büyük Millet Meclisi 23.dönem 4.Yasama yılının açılışı yapıldı.

Vekillerimiz tatilden dönüp sıralarına oturmuşlardı.
Tamamı orada mıydı bilemiyorum ama salon dolu gözüküyordu.

Cumhurbaşkanı salona girdiğinde ne acıdır ki CHP'liler ayağa kalkma tenezzülünde bulunmadılar.
Bu davranışları evvelce aralarında konuşup anlaştıklarını gösteriyor.
Yaptığı çeşitli atraksiyonlarla (367 olayı gibi) , cumhurbaşkanı seçiminde istediği sonuca ulaşamayan, bir anlamda hüsrana uğrayan ve pek çok söyleminde cumhurbaşkanını" içine sindiremediğini" ifadelendiren Baykal, demek ki vekillerine emrederek ayağa kalkmamalarını sağlamış.

CHP'li vekiller böyle davranarak ne elde ettiler?

Parti başkanlarına şirin gözükmek mi önemli idi, yoksa ülkemizin en üst kurumu olan cumhurbaşkanlığı makamına saygı duymaları mı daha önemliydi ?

Portekiz cumhurbaşkanı gelince ayağa kalkıyorsunuz da kendi ülkenizinkine neden aynı saygıyı gösteremiyorsunuz?

Maaşlarını hepimizden kesilen vergilerle ceplerine indirmeyi iyi bilen bu vekiller, acaba oturdukları yerde "oh, seni adam yerine koymuyoruz işte, bak hiç kıymet vermedik, ayağa kalkma gereği duymadık, sana bu müstahaktır " diye mi düşündüler ve mutlu mu oldular ?

Bence bu sınavın kaybedeni olmuşlardır.
Kula kulluk edenler kaybetmeye mahkumdur.

Gül, 23. dönem 4. Yasama yılının açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kuruluna hitap etti.
Konuşmasında ülkesinin tüm sorunlarından haberdar olan bir başkan olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi.
Olmazsa olmaz denecek her konuda net, anlaşılır mesajlar verdi.
Açıkça söylemem gerekirse ben konuşmanın tamamını beğendim.
Bir yerim de kanamadı…
Oysa CHP liderinin yüreğini kanatmış cumhurbaşkanının konuşması…

Baykal, yaptığı kısa açıklamada “Konuşmasının başı Kürt açılımıydı. Toplumu kutuplaşmaya götüren bir politikayı, hükümeti savunmayı amaçlayan bir konuşma yaptı , Cumhurbaşkanı konuşmasında, Türkiye’ye dayatılan bir projeden söz etti. ‘Eğer bu sorunu biz çözmezsek birileri çözer’ ifadesini kullandı. Bu ifade bir Cumhurbaşkanı’na asla yakışmıyor. Bu konuşma yüreğimi kanattı” dedi.

Baykal kendine göre yorumluyordu…
Esasen Sayın Gül " Kendi sorunlarını kendi iradeleriyle çözemeyen devletler, başkalarının istismarına açıktır. Siyasi aklı güçlü bir devlet buna izin vermez; sorunlarını başkalarına fırsat vermeden kendi iradesiyle çözer" demişti..

MHP lideri Devlet Bahçeli, ise konuşmayı dikkatle dinlemiş olduğunu belirterek “Gül başka ülkenin konuk Cumhurbaşkanı gibi konuştu” yorumunu yaptı.

Konuşmayı ben de sonuna dek pür dikkat izledim.
Bana ise Bahçeli'nin tam aksine, yabancı biri gibi değil, çok da "bizden" geldi…
İçimizde yaşayan, yoğrulan,( hatta bazılarından çok daha fazla) acıları damıtmış insanlara has tevazu ve olgunluk içerisinde , ülkesini seven, doğruları sakin, yumuşak ama etkili bir üslupla anlatan akil bir insan gördüm ekranda…
Yerini dolduran bir cumhurbaşkanı gördüm…

Özenle hazırlanmış, her cümlesinde ülkesinin daha ileriye gitmesini arzulayan, hedefleri gösteren, uyarıcı, her cümlesi dikkatle incelenmesi gereken bir konuşmaydı.

Ahmet Necdet Sezer gibi "mutlu, gönençli ve kutlu olsun" gibi sözlerle bitirmedi konuşmasını.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül "Yüce Meclisin milletimiz ve devletimiz için çok değerli çalışmalara imza atacağına olan inancımla sözlerime son veriyorum. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Yüce Meclis'in milletimize hizmet etmiş tüm mensuplarını minnet ve saygıyla anıyorum. Önümüzdeki dönemin milletimiz ve devletimiz için hayırlar getirmesini Cenabı Allah'tan diliyorum'' diyerek sözlerini tamamladı.

İçime de sindi, gurur da duydum…

***
Yıl 2020...
Köprülerin altından çok sular aktı, dünya değişti.
Eh tabi Cumhurbaşkanı da değişti, sistem de değişti.

O günlerde duyduğum hisleri bu gün duyamamaktan son derece üzgünüm.
Makama duyduğum saygı yerinde duruyor elbette
Ama ilgili şahsa duyduğum saygımı bizatihi kendisi sıfırlattı ne acıdır ki




.