Akşam İstanbul’un üzerine tül tül
inmeye başlamıştı artık.
Bulutlar
güneşin rengini aldılar önce.
Sonra
o büyülü zaman başladı.
Deniz,
suda boğulan kırmızının, yeşilin ve mavinin her tonuna bezenerek günü
yolculamaya, geceye hoş geldin demeye hazırlanıyordu.
Gökyüzü
sarının, pembenin, eflatunun, mavinin ve beyazın mutlu dansına tanık oluyordu.
Öyle bir andı ki bu...
Sanki bir başka zaman, başka bir dünya.
Bilinmeyen
gizli bir dünyaya yolculuk gibi.
Kutsal bir tören gibi.
Akşamsefaları,
hanım elleri, yasemin kokuları biri birleriyle yarışır gibi havaya karışıyor,
kumrular ötüşüyor, martılar gelin gibi süzülerek denize yaklaşıp, zarif bir
dalış yapıyor ve havalanıp bilinmeyen bir diyara gider gibi gözden
kayboluyorlar, geçen vapurun dumanı o renk cümbüşüne utanarak karışırken, bu
görkemli törenin bir parçası misali süzülüp gidiyor, bulutlar kenarları altın
yaldızla işlenmiş danteller gibi görünürken, zarafetle renk değişimine ayak
uyduruyorlardı.
Gökyüzü
önce kavuniçi sonra yavruağzı pembe daha sonra eflatun oluyordu.
Eflatun
hâkimiyeti gitgide mor, lacivert ve siyahın raksı ile kaybolurken, evlerin
ışıkları tek tek yanmaya başlıyordu.
İşte bu an, muazzam bir andı.
Sanki
gökyüzünün bu rengârenk elbisesinde inci düğmeler gibi parıldamaya başlayan
lambalar, yıldızların küçük kardeşleri gibiydiler.
Dünyanın dili lal oluyor,
tabiat o haşmetli diliyle zikrini tamamlıyordu. Usul usul çöken akşam sihirli
bir bulut gibi kaplıyordu ortalığı.
Cami
minareleri buğulu sisin içinde zarif bir siluet halinde görünüyordu.
İstanbul’da
akşam oluyordu.
