Hepimiz çocukluğumuzdan bu yana ortaya atılan ya da bize sorulan bir soruya kesin cevap veremeyiz.
Ne mi o soru?
Şu meşhur mesele canım…
Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar?
Elbette koskoca tavuk minicik yumurtadan çıkar mı canım, yumurtadan civciv çıkar, büyür tavuk olur, sonra da yumurtlar demek en kolayıdır.
Ancak bu soru beraberinde bir sarmalı da getirir aklımıza.
Tavuk ve yumurtanın değişmez döngüsü, biyolojiye ya da bu tür ilimlere konu olma yönünden apayrı konulara malzeme olmasına da sebeptir.
Bu örneğe nereden mi geldim?
Memlekette bizi bu sorunun çıkmazına götürecek pek çok gündem olduğundan elbette.
***
Şöyle bir hatırlayın…
Geçtiğimiz aylarda Taraf Gazetesine manşet olan bir konu vardı…
Ortada bir belge var, belgede de bir imza…
Önce imza meselesi yazıldı çizildi…İmza filanca şahsa mı ait, taklit mi?
Sonra konu değişti….
Bir belgenin fotokopisi delil sayılır mı, sayılmaz mı?
Tüm bunlar darbe hazırlığı mı, yoksa bizatihi olayın tümü bir başka tür darbe mi?
Haydi söyleyin bakalım…
Darbeden darbe çıkar mı?
Çıkarsa adına ne denir?
Çıkmazsa sonuç ne olur?
***
Yine bir başka gündem vardı anımsadınız mı?
Anayasa kıyısından köşesinden değiştirilmeye çalışılıyor.
Zira…
Memlekette yeni Anayasa yapabilme zemini oluşturulamıyor.
Biri Anayasa mahkemesince Laiklik karşıtı davranışların odağı olan bir parti anayasa hazırlayamaz derken, diğeri başka telden çalıyor.
Biri yeni Anayasa için kurucu meclis gerekir diyor, diğeri ise Kurucu meclisin kurulması için yeni bir darbe yapılması gerektiğini ima ediyor.
Bir diğeri de " Bunlar sadece konuşur biz yolumuza devam ederiz kardeşim" diyor..
Bazıları da bunları kenardan seyredip el ovuşturuyor.
Bazı maddeler düzenleniyor.
Bazı kanunlar çıkarılıyor.
Sonra bunların Cumhurbaşkanı onayladığı takdirde Anayasa mahkemesine götürüleceği söyleniyor.
Haydi söyleyin bakalım…
Eldekine darbe anayasası deyip senelerce eleştirilmesine rağmen olanla idare edilir mi?
Eskisi ile oynanarak, kısmen değiştirilerek, kısmen de yeni maddeler eklenerek ortaya çıkana ne denir?
Kenan Evren'in halkın yüze doksanı onay verdi dediği o Anayasa ile bu aynı mı olmuş olur? Yani değiştirilen, ekler yapılan anayasa halkın yüzde doksanının onay vereceği bir Anayasa mıdır?
Eskisinden içinden, yeni mi çıkar? Yeni Anayasa nasıl çıkar?
***
Biz bunlara kafa yorarken bir de baktık gündemde fal var.
Fal mı o da nereden çıktı demeyin.
Cumhurbaşkanımız "iyi şeyler olacak" demedi mi?
Bu cümle bana kahve falını anımsattı ne yapayım. Hani falcılar şöyle derler ya:
"Üç gün mü desem, üç ay mı desem…Sana üç yol var, yolda biraz sıkıntı var ama sonu aydınlık olacak, kalbin biraz kabarmış ama yakında eline toplu bir şey geçecek, sevineceksin, iyi şeyler olacak…"
İşte o yollardan geçmekteyiz ağır ağır.
Açılım kelimesi tüm ağızlara saçılmış ve gözler bir adaya çevrilmiş, kulaklar yol haritası duymayı bekler hale gelmiş ise geçtiğimiz yıllarda intenette elden ele gezen bazı haritaları da anımsayın derim ben.
Hani AB-D dahil pek çok ülkenin resmi organlarında bile gündemde olan o meşhur harita.
Şimdi gel de şeytanın avukatlığını yapma.
Açılımdan ne çıkar?
Açılalım derken saçılır mıyız?
Ya da cambaza bak politikası güdülüyor da o açılımdan yepyeni bir harita mı çıkar?
Haydi başa dönelim.
Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?
.
28 Ağustos 2009 Cuma
13 Ağustos 2009 Perşembe
"Türk" olmanın, "Türküm" demenin taşınamaz ağırlığı…
Hep şaşakaldığım bir husus var.
Nedense ülkemin gündemi her Allah'ın günü doludur.
Bir problem bitmeden yenisi türer.
Bir dert tam çözülmeden yenisi ürer.
Ne şairane bir cümle oldu değil mi?
Keşke ülkemde böyle gündemler olmasa da şairler bundan çok daha güzel mısralar yazabilseler.
Bir kısım milletvekilinin polis marifetiyle götürülmelerinin söz konusu olduğu bir dönemdeydik ve her kafadan bir ses çıkmaktaydı.
Yok efendim dokunulmazlıkları var götürülmeleri doğru olmaz.
Bir zamanlar Leyla Zana ve ekibi götürüldüler de dünyaya iyi bir mesaj mı verildi?
Şimdi bu devirde bunca "açılım" varken bu davranış doğru olur mu?
Öte yandan malum vekiller de yangına körükle gitmekteler.
"Polis gelirse gitmezük, hiçbir şekilde ifade vermezük…" (Yeniçerilerin baş kaldırışları geldi aklıma...)
Hukuk devletiyiz ya.
Kendilerini herkesin ve her şeyin üzerinde görenlere, hukuk , kanun, kural da ne?
Evine hırsız girse, yolda kapkaççı çarpsa "Polis" diye yırtınırsın.
Haksızlığa uğrasan mahkemeye koşar , hak aramak için hukukun kanatları altına sığınır, burası hukuk devleti dersin.
Her platformda Türkiye bir hukuk devletidir demeyi marifet bilirsin ama paçan farklı bir şekilde sıkışında hukuk mukuk tanımazsın.
Ne denebilir bu hale Allah'ım.
Guguk da guguk…
Parlamento başkanı "cansiperane" bir şekilde bu konunun halli için mücadele ederken, vekiller devamlı seyahatte olduklarından karar tebliğ edilemedi gerekçesine sığınıldı da mahkeme Eylüle sarktı, başkan dahil, her bir dertli rahat nefes aldı.
Eylüle kadar köprülerin altından kim bilir ne sular akacak, bu konu da kanunların dehlizlerinde ve içtihatların zenginliğinde mutlaka bir şekilde çözülecektir, ben şimdiden bildireyim. Sözün özü bu da kitabına uydurulacak.
Elbette bu konu sürerken bir diğer konu ise cumhurbaşkanımızın " Kürt sorununda iyi şeyler olacak.” sözleri ile alevlenen tartışmalardı..
Günün sözüyse "bir şans yakalamışız, bu fırsatı değerlendirmek gerek"
Neydi bu şans, neydi bu fırsat?. Ne zaman, ne yakalanmıştı?
Ne olmuştu da bir anda şanslı bir döneme girmiştik?
Ben böyle bir şansın nasıl ve neden oluşuverdiğini, tarihi bir fırsat var söyleminin bir anda nereden ortaya çıktığını yani bu sözlerin söylenme gerekçelerinin nasıl, neden, niçin şimdi ortaya çıkarıldığını açıkçası bilemiyorum.
Hani PKK ve uzantıları silahı bırakıyoruz diye ilan eder, toplu teslim olmalar filan başlar da anlarım değişen bir şeyler olduğunu.
Böyle bir durum var mı? Yok.
Yazılı bir taahhütname filan var mı? Yok.
Bu konuda bir bilgisi olan, konunun pat diye gündeme gelme sebebini bilen varsa Allah rızası için söylesin.
Ortada birden bire çalkalanan bu sözler sonrası başladı köşe kadıları ahkam kesmeye.
Dağlardan "Ne mutlu Türküm diyene" yazıları silinmeliymiş, okullarda her gün öğrencilere tekrarlattırılan "Türküm, doğruyum, çalışkanım" sözleriyle başlayan andın okutulmasına da gerek yokmuş.
Ey güzel Allah'ım, neden bu "Türk" kelimesi insanları bunca rahatsız eder?
Türklüğün bunca saldırıya maruz kalmasının ardındaki nefreti de, sebepleri de görmemek elde değil.
Bu kadar mı ağır geliyor Türküm demek?
Amerikan vatandaşı olmak için kırk takla atar, o ülkenin yeşil kartını alınca havalara uçar, Amerikan vatandaşlığına geçtiğinizde kitaba el basıp yeminler edersiniz sırıta sırıta.
O Amerika ki geçmişinde de bugününde de nice kirlilikler doludur. Bunlar bir kalemde geçilir, unutuluverir de "Ne mutlu Türküm diyene" cümlesine kafa yorulur.
Hay kafanıza Türkler kadar taş düşsün e mi?
*
Bu konular gündemi meşgul ederken bu arada sınır bölgesindeki mayınların temizlenmesi üzerine kavga başlamıştı bile.
O mayınlar temizlenince orası bilmem kaç yıllığına mayını temizleyen ülkeye verilecekmiş. Daha doğrusu o bölge İsrail'e elli yıllığına devredilecekmiş.
Aslında elli yıldır kullanılmayan toprakların çok verimli olmasından dolayı orada organik tarım yapılması en güzeliymiş.
Ya da o toprakların bölge insanına mini bir toprak reformu ile devredilmesi ortada bir barış havası esmeye başlamışken çok güzel olurmuş.
Barış havası sözüne baksanıza…yine şehit cenazeleri , yine gözyaşı….
Koskoca Türkiye Cumhuriyeti mayınını kendi temizleyip, orada en uygun olan üretimi kendisi yapamaz mı?
Bir yandan "one minute" diyeceksin, beri yandan en önemli sınırını İsrail'e peşkeş çekeceksin.
Buna asla inanamam..Böyle bir durumun oluşacağına ihtimal bile veremem.
Köşe kadıları, muhalefet parti başkanları bunları tartışırken gözü pek Başbakanımız da geçmişimizle hesaplaşmaya başlamaz mı?
"Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi, Acaba kazandık mı, bunlar düşünülmeli" sözü, gözü her zaman ülkemde olan dost görünen düşmanları pek sevindirecek türden bir söz olabilir.
Hatta sayın Erdoğan'ın bu tür söylemlerinden dolayı o malum dostlarımız " Ne güzel, Türkler geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, giderek demokratikleşiyorlar" türünden beyanlar da verebilirler.
Ama ….
Sayın Bahçeli'nin Salı günü grubunda yaptığı konuşmasında ifadelendirdiği "Başbakan tarihimizin hangi dönemini ve hangi etnik kimlikleri kastettiğini, kastının 1923 Lozan Antlaşması'yla mübadele kapsamında Türkiye'den ayrılan Rumlar olup olmadığını, yoksa da daha ileri giderek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni yalanlarına da mı sahip çıktığını acilen açıklığa kavuşturmalıdır " cümlesine aynen katılmaktayım.
Zira mayınlı bölge konusunda düşünceleri halka aktarırken araya bu cümlenin sıkıştırılması önemlidir.
Muhtemelen Sayın Başbakan bu cümlesini sadece muhalefetin “Bölgeyi İsrail’e, Yahudilere peşkeş çekeceksiniz” eleştirisine karşılık söylediğini, konunun buralara getirilmesininse konuyu saptırmaktan başka birşey olmadığını söyleyecektir ama böyle çarpıcı ve pek çok yöne çekilecek cümleleri kurmasının, bunlara sebep olduğunu/olacağını da bilmesi gerekmez mi?
Bunca gündem arasında Lozan dahil pek çok konunun sorgulanması, tartışmalar, sürekli olarak Türklerin yerden yere vurulması, Kürt kökenlilerin ise sanki ülkede hiçbir hakları yokmuş gibi lanse edilmesi ve sürekli mağdur olarak gösterilmeleri, halkın neredeyse canından bezecek hale getirilmeye çalışılması, özellikle ekonomik açıdan nefes alamaz hale gelmiş, bir lokma ekmeği huzurla yiyemeyen toplumu giderek artan biçimde germek kime ne kazandıracaktır bunu çok iyi düşünmek gerek.
Bazıları açık ve şeffaf bir toplum böyle olur diyorlar.
Demesine diyorlar da bu kadarı bana fazla geldi doğrusu.
*
Bu yazıyı yazarken yeni gelen 6 şehit haberi ile sarsıldım.
DTP Genel başkanı Ahmet Türk ise bakınız bu habere karşı taziyesini nasıl bildiriyordu.
''Bu kardeşlerimize Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.'İnsan yaşamını sona erdirmeye yönelik şiddet eylemlerini tasvip etmedik, tasvip etmeyeceğiz. Haftalardır yaptığımız çağrılarda askeri operasyonların durmasının önemine işaret ediyorduk, ancak ne yazık ki bu çağrılarımız ve iyi niyetli çabalarımız bugüne kadar hiçbir sonuç vermedi.
Bu saatten sonra her kim ki demokratik bir çözümden yana ise ve her kim ki silahsız bir çözüm arzuluyorsa mutlaka ama mutlaka elini tetikten çekmelidir. Siyasetin önünü açabilmenin olmazsa olmaz koşulu ölümlerin durmasıdır. Bu başarılamadığı zaman, ölümleri durduramadığımız müddetçe hiçbir sorunumuzun çözüm yoluna giremeyeceği gerçeğini bir kez daha tekrarlıyor, bu ortak acıların biz siyasetçilere daha fazla sorumluluk yüklediğinin önemle altını çiziyoruz''
***
Nedense son günlerde Atamızın Gençliğe hitabı aklımdan çıkmaz oldu.
Sözümüzü o hitabe ile bitirelim ki sürekli farklı gündemler yaratılarak bizlere unutturulmak istenenleri hatırlamaya yardımcı olsun..
Lütfen bu hitabenin her cümlesini yeniden, sindire sindire okuyup düşününüz.
Ey Türk gençliği !
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
"VAPUR" ya da "GEMİ" denince…

Çocukken vapur denilince aklıma Kadıköy ve Üsküdar sahillerine yanaşan yandan çarklılar ve halam gelirdi.
Halatların gıcırtısı, karadan uzatılan tahtalar, kâh dikkatlice inen, binen, kâh aceleyle koşuşturarak atlayan insanlar,
kalkışta çıkan kar beyaz köpükler ve çığlık çığlığa martılar…
Arabalı vapurda içilen mis gibi demli çay, rüzgâra karışan yosun kokusu, masmavi deniz…
Halam ise Kanlıca'da denizin kenarında bir yalıda otururdu.
Yalının camından denizi seyrederken, hemen önümüzden geçen vapurlar eve çarpacak sanırdım. Yüzmeyi, daha dört beş yaşımda belime bağlanan iple boğazın serin sularına bırakılarak orada, yalının bahçesinden merdivenle indiğimiz derin denizde öğrendim.
Evin altındaki kayıkhaneye inip sandala binerek, denize açılmak ne heyecan vericiydi yarabbim.
Sandalla Kız kulesine kadar gider, oradan denize girenleri seyreder, biz de yüzer yine geri dönerdik. Hangi yıllar mı?
1960- 1970 arasındaki yıllar…
Sert mizaçlı bir kadındı halam. Hem çok sever, hem de korkardım.
Adını da ben takmıştım. Ona hep "vapurlu hala" derdim.
Önceleri tüm aile kızmıştı bana ama zamanla hepsi halama, "vapurlu hala" demeye başladılar.
Bu gün bile halamdan söz ederken hepimiz öyle deriz.
Okula başlama yıllarında bir başka geminin varlığından haberdar oldum.
Nuh'un Gemisi…
Hayalimde kocaman bir gemiydi o..
İçinde bildiğim, bilmediğim tüm hayvanlar vardı.
Çocuk aklım bütün hayvanların olduğu bir gemiyi tam olarak algılayamıyordu. Gülhane parkına götürüldüğümde gördüğüm hayvanları düşünebiliyor ve o gemiyi hayvanat bahçesi gibi sanıyordum.
Rahmetli babaannem geminin ne işe yaradığını anlatmıştı ama çocuk aklı bu, anlamıyordum.
Soruyor, soruyordum…
- Hayvanlar niye binmiş?
- Hepsi bir aradayken kavga etmemişler mi?
- İki fil binince gemi batmaz mı?
- Aslan insanları yememiş mi?
Babaannem sabırla anlatırdı o gemiye neden her tür hayvanın bindiğini ve sonrasında binmeyenlerin akıbetinin ne olduğunu.
Dedim ya çocuk aklı diye…
Gemiyi hayvanat bahçesi kadar büyük , tufan denen şeyi de şiddetli yağmur yağdığında, kapımızın önünden deli gibi akarak önüne çerçöpü katıp giden, sel gibi bir şey sanırdım…
Nuh ise beyaz sakallı, tonton, yaşlı bir adamdı benim için…
Sonra okula başladım.
Okumayı, yazmayı öğrenirken, minik beynime her geçen gün yeni bilgiler yazılırken bir geminin varlığından daha haberdar
oldum.
Bu gemi dedemle Kadıköy'den binip, Karaköy veya Eminönü'nde indiğimiz bol koltuklu, içinde çay içilen, satıcıların sırayla dolanıp bir şeyler satmaya çabaladığı o gemilerden değildi.
Nuh'un gemisi hiç değildi.
İsmi Bandırma Vapuru idi…
O gemi içinde özgür düşünceyi, tutsaklığa karşı koyuşu, düşmana baş kaldırmayı, umudu taşıyordu.
Eskiydi, bakımsızdı, hatta doğru dürüst çalışmayan bir pusulası vardı ama deli dalgalara karşı koyarken, sanki biliyordu umudu taşıdığını…
Bilmeseydi belki de Karadeniz'in hırçın dalgalarında yitip gidebilirdi.
19 Mayıs sabahı, Samsun'da güneş daha parlak doğdu sanki.
O günlerden sonra ülkemde dolaşan kara bulutlar teker teker kayboldular.
Zor yıllardı…
Ama önemli olan zoru başarmaktı…
Bizler, başarmıştık…
Mustafa Kemal'in Bandırma Vapuru ile başlayan yolculuğu amacına ulaşmıştı.
Yurdun her bir yerine saçılmış çöpler temizlenmiş, aç gözlü arsız düşman İzmir sahillerine dökülmüştü.
Sonra….
Atatürk'ün ülkeyi ayağa kaldırma yolculuğu başlamıştı.
***
Şimdiki gençler gemi denince ilk anda ne düşünürler bilemiyorum.
O sebeple bir kaç gence kelime bazında sormaya karar verdim.
Herhalde akıllarına ilk gelen televizyonlarda yapılan konuşmalardan, eleştirilerden dolayı "gemicik" sözcüğü olur diye düşünüyordum… haklı da çıktım…
Gemi sözcüğü ilk olarak gemicik sözünü anımsattı gençlere…hemen hemen tümü gemi sözcüğünden hareketle " gemicik" deyip, Başbakanımızı ve oğlunu zikrettiler.
Yandan çarklı denince, "televizyonda bir dizi karakteri değil mi" diye sordular.
Nuh'un gemisi deyince hemen hepsinin verdiği cevap aynı, hayvanlar ve tufan…
Bandırma kelimesi, yazlıkçıları, deniz kenarını getirdi akıllarına.
O güzergahta olmasından sanırım bir de "Susurluk" dediler.
Bandırma Vapuru diye düzeltince Atatürk, Samsun ve 19 Mayıs diyenler de , suratıma garip garip bakanlar da oldu.
***
16 Mayısta Bandırma Vapuru ile başlayan yolculuk 19 Mayısta Samsun'a varışta ilk Türk Kurtuluş Hareketini başlatıyor , bu varıştan dört yıl sonra ise genç Türkiye Cumhuriyeti hayat buluyordu.
O hareketin nedenini, niçinini ders kitaplarına sadece bilgi olarak koyunca olmuyor…
Zaman içinde ezberciliğe dayalı bir sistemde bazı değerler anlamını, önemini yitiriyor.
Yerini ise televizyonun sundukları alıyor…
Belli günlerde televizyonlarda gösterilen siyah beyaz eski filmler, birkaç yapım, kahramanlık türküleri hep aynı olunca da yüreklerde bir kıvılcım dahi yaratamıyor.
Kanal değiştiriliveriyor hemen…Acı ama ne yazık ki gerçek budur…
Geçmişin önemini kavramak için ille de başımıza bomba mı yağmalı?
İstiklâl ve Cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olup, yanı başımızdaki ülkelerde milyonlara varan sayılarda insanları mı öldürmeliler?
Cebren ve hile ile iç ve dış düşmanlar ülkeyi yeniden işgal mi etmeli?
Millet fak-ü zaruret içinde harap ve bitap düşürülmüş mü olmalı?
Hepimiz gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde mi olmalıyız?
Erki kullanarak derinleşenler bir bir ortaya çıkarken, derinlerde nelerin gizli olduğu bilinmezken, mafya örümcek gibi ağlarını örerken, güçler ayrılığı dengeleri altüst olurken, hukuk da kendi içinde siyasallaşıp, düşler görürken…
Damarlarımızdaki asil kanı reddedenlerin sesleri bunca çıkarken, sorun var diye yırtınanlar, ülkeyi bölme gayreti içine girmişken ve her geçen gün altımız biraz daha oyulurken…
Söyleyin ne yapmalı?
19 Mayıs Atatürk'ü anma, Gençlik ve Spor bayramımız kutlu olsun…
Yazım tarihi: 19 Mayıs 2009
Domalan ya da dolaman…
Güneş, olanca parlaklığı ile içimizi, dünyamızı ısıtırken, gökyüzü bir gün önce yağmurlarını boşaltarak yükselen kar beyazı
bulutları masmavi kollarıyla sarmalıyor. Kuşlar neş'eyle cıvıldaşıyor.
Sözün özü hava güzel mi güzel.
Aslında güzel demek de yetmez. Bazen kelimeler kifayetsiz kalır.
Kır şebboyları misler gibi kokularını salıvermişler. Öyle büyülü bir koku ki bunu nasıl anlatayım bilemiyorum.
Bilen bilir ne demek istediğimi…
Havadaki o muhteşem kokuyu koklamak isteyenlere ise bu mevsimde Anadolu kırlarını tavsiye ediyorum.
Papatyalar kar beyazı elbiselerine sarı düğme takmış kibar hanımlar gibi…
Peygamber çiçekleri gökyüzüne hayran hayran bakıp adeta tefekkür ederlerken, ben de onlara bambaşka hayranlıkla bakıyorum.
Minik gelincikler, sarı çiğdemler, ballı babalar, ismini bilemediğim bir dolu çiçek ve zümrüt gibi çayırlar bizi çağırıyor sessizce.
Yağmurun yıkadığı tabiat tüm ihtişamı ile bizi beklerken eve kapanmak olur mu?
Eşimle aynı düşüncede olduğumuzdan kahvaltıyı yapar yapmaz fırladık evden, başladık yürümeye.
Yürüdükçe yürüyesi geliyor insanın. Ne yana baksan ayrı bir çiçek, ayrı bir güzellik.
Ah benim güzel yurdum, ne bereketlisin.
Yaklaşık onbeş, yirmi dakika yürüyüp bir tepeye vardık.
Biraz soluklanmak için durup çevreyi seyrederken karşı tepede pek çok insanın birbirlerinden ayrı olarak sağa sola doğru yürüdüklerini gördük.
Hepsi yere bakarak yürüyorlar.
Garipsedik elbette. Zira bu güzel günde çevredeki muhteşem güzellikler dururken sadece yere bakarak yürümek akla bir tek şeyi getiriyordu.
Herhalde bir şey kaybettiler onu arıyorlar…
Merakımızı yenemeyip o tepeye doğru yürümeye başladık. Yaklaştığımızda gözlerini yerden bir an bile olsun ayırmadan dolaşan insanlarının hepsinin elinde bir değnek ve naylon torba olduğunu görünce daha da şaşırdık.
Ara ara durup değneği yere vuruyor, sonra da toprağı eşeleyip yürümeye devam ediyorlar.
Tamam, bu mevsimde köy kadınları küçük gruplar halinde acı güney, yemlik, toklubaşı, kuzu kulağı, labada gibi otları toplarlar bunu biliyorum ama değnekle dolaşanları ilk kez görüyorum. Üstelik sadece kadınlar değil, kadınlardan daha fazla sayıda erkek de var.
Sonunda yanlarına ulaştık ve ne aradıklarını sorduk.
"Domalan arıyoruz" dediler.
Domalan da ne?
Böyle bir otu ilk kez duyuyorum.
Güldüler bana…Zira aradıkları ot değil mantarmış…
Ama bu mantar bizim bildiğimiz, marketlerde satılan mantarlardan değilmiş meğer.
Toprak altında olurmuş, patates gibiymiş.
Bu mevsimde, özellikle yağmur yağdıktan sonra olurmuş.
Allah Allah…bunu ilk defa duyuyoruz. Merakımız iyice arttı.
Bulan var mı dedik. Elleriyle en tepede oturan yaşlı bir amcayı gösterdiler.
Hemen o yöne seğirttik.
Yüzü güneşten mi kararmış, yoksa yaradılışından mı esmer olduğunu tam anlayamadığım, bembeyaz saçlı, yılların damgasını vurduğu kırış kırış yüzüne rağmen gencecik bir delikanlı gibi capcanlı bakan gözleri ile beni şaşırtan bu amca, hayli ilerlemiş yaşına rağmen elindeki sigarayı da fosur fosur içerek beni daha da hayrete düşürüyor.
Selamlaşıyoruz.
Domalanı görmek istediğimizi söylüyoruz. Büyükçe, siyah bir naylon poşeti gösteriyor eliyle.
Poşet ağzına kadar dolu.
Gerçekten patates gibi bir şekli var ama ilk bakışta bana daha çok yer elmasını anımsattı. Bazıları koyu kahve renginde, bazıları ise daha açık renkli. Kimi patates kadar iri, kimi ceviz kadar. Bizim bildiğimiz mantarlar hem beyaz, hem de yumuşak. Bu ise daha sert.
Amcanın yanına oturuyoruz. Eşimle sohbete başlıyorlar.
Meğer amca bu işlerin uzmanıymış. Yöredeki tüm otları, mantarları bildiği gibi hangi mantar hangi yerde daha fazla olur, hangi saatte bulunur hepsini bilirmiş.
Onu tanıyanlar da amcanın gezindiğini görünce peşine takılıp domalan ararlarmış.
"Onlar arar ama ben bulurum" diyor.
Sigaradan rengi dönmüş dişlerini göstere göstere gülüyor. Gülünce yüzü aydınlanıyor. Bu öyle bir aydınlık ki ne yüzünün esmerliğini, ne dişinin sarısını görmüyor insan. Anadolu insanının güzelliği çıkıveriyor ortaya o kocaman gülüşle.
Diğer yanındaki torbaya uzanıyor ve içinden bir bohça çıkarıp açıyor. Bohçanın içinde dört beş tane dürüm var.
Dürüm dediğim, köy kadınlarının , içine değişik malzeme koyup, sigara böreği gibi sardıkları yufka ekmeği.
O yufka ekmeklerin içine bazen sadece ot koyar yerler, bazen haşlanmış patatesle yapılan salata, bazen peynir , bazen de yine yufka ekmek kırıntılarını tereyağında kızartıp bunu dürüm yapıp yerler.
Amca bize dürümlerden ikram ediyor. Bu dürümler bildiklerimizden farklı imiş yani domalanlı dürümmüş.Amca kocaman dürümlerden birer tane uzattı ama kabul etmedik.
Öyle ısrar etti ki hem ayıp olmasın diye hem de tadını merak ettiğimizden sadece bir dürümü alıp ortadan ikiye böldük ve yemeğe başladık. Müthiş bir lezzet.
Nasıl pişirildiğini sordum hemen.
İyice yıkanıp incecik dilimlenen mantarlar, soğan, domates, yeşil biber eşliğinde kendi saldığı su ile iyice pişiriliyormuş, ateşten indirmeden önce üzerine yumurta da kırılıyormuş, yufka ekmek eşliğinde ister bandıra bandıra, ister dürüm edip
yeniyormuş.
Afyon bölgesinde Dolaman, Konya taraflarında Domalan denilen mantar ile böyle tanıştık.
Yaşlı amca uzayan sohbette bize bu mantarın nasıl bulunacağı hakkında bilgiler de verdi.
Otların çok sık olmadığı, daha çok taşlı topraklı yerlerde bulunurmuş. Yerin altında büyüyünce toprağı çatlatırmış ama toprak hafif yükselir ve ortadan üçe çatlarmış. Sopa ile yere vurunca düz toprağa vurulunca çıkan sesten farklı bir ses çıkarmış. İşte o zaman sopa ile toprağı eşelersek altındaki mantarı görürmüşüz.
Bunları dinleyince arazide gezen insanların kaybettikleri bir şeyi bulmak için değil, mantarları bulmak için sadece yere baktıklarını öğrenmiş, amcanın Anadolu insanına has paylaşımcılığı ile bu mantarın tadına da varmış olduk.
İzin isteyip kalkarken bu yaşlı amca bize bir pişirimlik mantarı da hediye edince değmeyin keyfimize.
Dönüşte biz de başladık yere bakmaya…olur ya belki buluruz.
Bulamadık elbette.
Günün kârı hediye mantarlar, kocaman bir demet kır çiçeği toplamak ve bu güzel havada uzunca bir yürüyüş yaparak ciğerlerimize mis gibi havayı doldurmak oldu.
Eve dönüşümde hemen internette araştırma yaptım.
Meğer bu mantar içinde etten çok daha fazla protein bulunduran eşsiz bir nimetmiş.
Avrupa'da çok yüksek fiyatlarla satılıyormuş.
Vazomdaki çiçekler evimin havasını bir anda değiştirirken "Ey Allah'ım, dedim. Sen ne büyüksün. Et alacak para bulamayan garibanın, fakir fukaranın sofrasına etten daha değerli bir nimeti topraktan fışkırtarak, bedava sunuyorsun."
Şükürler olsun, verdiklerine hamdolsun.
Yarından itibaren gözüm çiçeklerden, böceklerden, bulutlardan, kuşlardan gayrı "acaba bu mantardan bulur muyum" diye yerde olacak.
Elimde de bir değnek…
İlla ki…
Çiğdem ALTINÖZ
Not:Başta canım annem olmak üzere tüm annelerin, anne olamasalar bile içlerinde o yüce duyguyu taşıyanların "Anneler günü"nü kutlar, mübarek ellerinden öperim.

***
Rhizopogon luteolus...yani domalan mantarı

Şapka
Mantar, küremsi, birazca uzun ve armut veya soğan, patates şeklinde, 3 cm kadar ceviz büyüklüğündedir. Yüzeyi derin, dar oluklu, labirent gibidir. Dış kısmı kösele gibi, esnek ve sarı esmer renktedir. Gençken saman rengindedir, daha sonra esmer ve pas rengine değişir. Yüzeyi ince tüylüdür, bilhassa dibinde, bükülmüş yuvarlak, ince esnek iplikler vardır.
Etli Kısım
Yarıklı, katı ve başlangıçta beyazımtraktır, daha yaşlandığı zaman zeytin yeşili kahverengi olur ve lapa gibi bir kitle halinde erir. Kuruyunca oldukça serttir ve renk bakımından sarımtraktır.
Koku
Önceleri zayıftır, daha sonra gübre suyu veya hayvan pisliği gibi fenadır.
Yetişme Yeri ve Zamanı
Oldukça nadir bulunan bu mantar her yerde yetişebilir. Özellikle kumlu iğne yapraklı ve çam meşçereleri toprağında yapısı toprak içinde olmak üzere gelişir. temmuz-Ekim ayları arasında görülür.
Domalan mantarının bir başka türü de aşağıda resmini gördüğünüz, Rhizopogon rubescens olarak adlandırılan mantardır.
Bu mantar da toprak içinde gelişir.
10 Mayıs 2009
Seçim, Obama ve bir tatlı bahar

Tartışmaları bitmeyen bir seçim geçirdik.
Ak Partinin oy oranı bir miktar düşmüş olsa bile bunu hezimet gibi adlandırmak anlamsız.
Tıpkı oy oranlarını bir miktar artıranların büyük bir zafer elde etmiş havasına girmemeleri gerektiği gibi.
Mahalli idarecileri seçmek için yapılan seçim adeta milletvekillerini seçiyormuşuz havasına dönüştürülünce birinin biraz gerilemesi, diğerinin bir dahaki seçimde hükümetiz demesine kadar gitti.
Oysa her iki seçim arasında fark olduğunu "seçmeyi ne bilir" denilen bu halk çok iyi bilir.
Partiler her ne kadar başarılıyız deseler de alınan sonuçları halkın bir uyarısı olarak algılamakta da yarar var.
Bir yazımda Başbakanımızın üslubuna değinmiş ve "Devleti yönetmek ateşten gömlek giymektir. Yanmak pahasına sabredebilmektir" demiştim.
Seçim mitinglerini izlemekten hiç bu kadar bunalmamıştım doğrusu.
Her meydanda aynı parasal söylemlerin tekrarlanması, bilinen şiirler, eşek, semer örneklemeleri, muhalefete çatmalar, dile dolanan bir konunun ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilmesi içimi baydı.
Hani aklıma şu da gelmedi değil. Bir söz vardır bilirsiniz. İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü…
Acaba dedim sayın Erdoğan bu mantıkla mı bakıyor olaya. Zira belli şehirleri "istiyorum" demişti ya…
Her akşam mikrofonun önüne yapıştırılan etikette miting yapılan kaçıncı il olduğunu gördüğüm bu tabloya bir isim taktım ve Mahalli Tayyip Mücadelesi dedim sonunda. Zira başkan adaylarını değil hep başbakanı izledik. Sonuç ortada. En sürprizi de Antalya…
Umarım sonuçlar aklı selim ile irdelenip dersler alınır.
***
Bu gündem sıcaklığını sürdürürken ABD'nin yeni başkanının ziyareti gündeme oturdu.
Bush'un gaflarına o kadar alışmışım ki TBMM'de konuşan Obama nerede hata yapacak diye bekledim. Konuşmanın bütününde bana göre kabul edilemez bölümler olsa bile, konulara hakim olduğunu ve barış ister görünüm verdiğini söylemeden geçemem. Gelmesi ve gitmesi sürecinde rolüne iyi hazırlanmış birini izlediğimi düşündüm.
Kimisi "ailemde Müslüman var" dedi diye, bu adam aslında Müslüman dedi, kimisi kediyi okşadı gönlümü fethetti dedi, kimisi de beğenmedi "yankee go home" diye pankart açtı.
Neticede Türkiye'den bir Obama geçti, Rasmussen krizinin gölgesinde…
Bu ziyaretten sonra bende iz bırakan ise DTP başkanı Ahmet Türk'ün sunduğu dosya ve Obama'ya söyledikleri…Yani takke düştü kel gözüktü.
Yirmi milyon değil elli milyon da olsalar, ülkemizin adı Türkiye Cumhuriyetidir…Kürdiye olacak değil ya…Etnik köken üzerinden kurdukları hayaller boş ve ham hayallerdir.
Allah hepsine akıl fikir ihsan eylesin diyelim.
***
Evet, ekonomik kriz teğet mi geçti, ortadan mı geçti diye tartışmalar süredururken, Obama kendi geçmişleri ile yüzleştiklerini anlatıp Ermeni lobisini küstürmeme derdine düşedursun, Rasmussen'i Anadolumun Evliyaları bir sabah ezanı vaktinde dürtüverdiler.
Ve Atamın emanet edilmek istediği doktorlarımız da O'nu iyileştirdiler.
Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste diyenler boşa dememiş değil mi?
***
Nisan ayı bereketiyle geldi.
Yağmurlarla barajlar doldu.
Anadolu yeşillendi. Şimdi bahçelerde, bağlarda, kırlarda hareket var.
Kayısılar, erikler çiçek çiçek.
Her şeye, herkese ve tüm olumsuzluklara rağmen on beş, yirmi gün sonra kır çiçekleri türüm türüm kokutacak ülkemi.
İğdeler, ıhlamurlar baygın baygın kokularıyla onları takip edecek.
Anadolum bereketiyle, insanlarının sıcacık gülümseyişiyle yarınlara "merhaba" diyecek.
Sağlıkla, nice baharlara…
11.Nisan.2009 tarihinde yayımlanmıştır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

