13 Ağustos 2009 Perşembe

"Türk" olmanın, "Türküm" demenin taşınamaz ağırlığı…


















Hep şaşakaldığım bir husus var.
Nedense ülkemin gündemi her Allah'ın günü doludur.
Bir problem bitmeden yenisi türer.
Bir dert tam çözülmeden yenisi ürer.
Ne şairane bir cümle oldu değil mi?
Keşke ülkemde böyle gündemler olmasa da şairler bundan çok daha güzel mısralar yazabilseler.

Bir kısım milletvekilinin polis marifetiyle götürülmelerinin söz konusu olduğu bir dönemdeydik ve her kafadan bir ses çıkmaktaydı.
Yok efendim dokunulmazlıkları var götürülmeleri doğru olmaz.
Bir zamanlar Leyla Zana ve ekibi götürüldüler de dünyaya iyi bir mesaj mı verildi?
Şimdi bu devirde bunca "açılım" varken bu davranış doğru olur mu?


Öte yandan malum vekiller de yangına körükle gitmekteler.
"Polis gelirse gitmezük, hiçbir şekilde ifade vermezük…" (Yeniçerilerin baş kaldırışları geldi aklıma...)
Hukuk devletiyiz ya.
Kendilerini herkesin ve her şeyin üzerinde görenlere, hukuk , kanun, kural da ne?


Evine hırsız girse, yolda kapkaççı çarpsa "Polis" diye yırtınırsın.
Haksızlığa uğrasan mahkemeye koşar , hak aramak için hukukun kanatları altına sığınır, burası hukuk devleti dersin.
Her platformda Türkiye bir hukuk devletidir demeyi marifet bilirsin ama paçan farklı bir şekilde sıkışında hukuk mukuk tanımazsın.
Ne denebilir bu hale Allah'ım.
Guguk da guguk…

Parlamento başkanı "cansiperane" bir şekilde bu konunun halli için mücadele ederken, vekiller devamlı seyahatte olduklarından karar tebliğ edilemedi gerekçesine sığınıldı da mahkeme Eylüle sarktı, başkan dahil, her bir dertli rahat nefes aldı.

Eylüle kadar köprülerin altından kim bilir ne sular akacak, bu konu da kanunların dehlizlerinde ve içtihatların zenginliğinde mutlaka bir şekilde çözülecektir, ben şimdiden bildireyim. Sözün özü bu da kitabına uydurulacak.

Elbette bu konu sürerken bir diğer konu ise cumhurbaşkanımızın " Kürt sorununda iyi şeyler olacak.” sözleri ile alevlenen tartışmalardı..
Günün sözüyse "bir şans yakalamışız, bu fırsatı değerlendirmek gerek"

Neydi bu şans, neydi bu fırsat?. Ne zaman, ne yakalanmıştı?

Ne olmuştu da bir anda şanslı bir döneme girmiştik?
Ben böyle bir şansın nasıl ve neden oluşuverdiğini, tarihi bir fırsat var söyleminin bir anda nereden ortaya çıktığını yani bu sözlerin söylenme gerekçelerinin nasıl, neden, niçin şimdi ortaya çıkarıldığını açıkçası bilemiyorum.
Hani PKK ve uzantıları silahı bırakıyoruz diye ilan eder, toplu teslim olmalar filan başlar da anlarım değişen bir şeyler olduğunu.
Böyle bir durum var mı? Yok.
Yazılı bir taahhütname filan var mı? Yok.

Bu konuda bir bilgisi olan, konunun pat diye gündeme gelme sebebini bilen varsa Allah rızası için söylesin.

Ortada birden bire çalkalanan bu sözler sonrası başladı köşe kadıları ahkam kesmeye.
Dağlardan "Ne mutlu Türküm diyene" yazıları silinmeliymiş, okullarda her gün öğrencilere tekrarlattırılan "Türküm, doğruyum, çalışkanım" sözleriyle başlayan andın okutulmasına da gerek yokmuş.

Ey güzel Allah'ım, neden bu "Türk" kelimesi insanları bunca rahatsız eder?

Türklüğün bunca saldırıya maruz kalmasının ardındaki nefreti de, sebepleri de görmemek elde değil.

Bu kadar mı ağır geliyor Türküm demek?

Amerikan vatandaşı olmak için kırk takla atar, o ülkenin yeşil kartını alınca havalara uçar, Amerikan vatandaşlığına geçtiğinizde kitaba el basıp yeminler edersiniz sırıta sırıta.
O Amerika ki geçmişinde de bugününde de nice kirlilikler doludur. Bunlar bir kalemde geçilir, unutuluverir de "Ne mutlu Türküm diyene" cümlesine kafa yorulur.

Hay kafanıza Türkler kadar taş düşsün e mi?

*

Bu konular gündemi meşgul ederken bu arada sınır bölgesindeki mayınların temizlenmesi üzerine kavga başlamıştı bile.

O mayınlar temizlenince orası bilmem kaç yıllığına mayını temizleyen ülkeye verilecekmiş. Daha doğrusu o bölge İsrail'e elli yıllığına devredilecekmiş.
Aslında elli yıldır kullanılmayan toprakların çok verimli olmasından dolayı orada organik tarım yapılması en güzeliymiş.
Ya da o toprakların bölge insanına mini bir toprak reformu ile devredilmesi ortada bir barış havası esmeye başlamışken çok güzel olurmuş.
Barış havası sözüne baksanıza…yine şehit cenazeleri , yine gözyaşı….

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti mayınını kendi temizleyip, orada en uygun olan üretimi kendisi yapamaz mı?
Bir yandan "one minute" diyeceksin, beri yandan en önemli sınırını İsrail'e peşkeş çekeceksin.
Buna asla inanamam..Böyle bir durumun oluşacağına ihtimal bile veremem.

Köşe kadıları, muhalefet parti başkanları bunları tartışırken gözü pek Başbakanımız da geçmişimizle hesaplaşmaya başlamaz mı?

"Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi, Acaba kazandık mı, bunlar düşünülmeli" sözü, gözü her zaman ülkemde olan dost görünen düşmanları pek sevindirecek türden bir söz olabilir.

Hatta sayın Erdoğan'ın bu tür söylemlerinden dolayı o malum dostlarımız " Ne güzel, Türkler geçmişleriyle hesaplaşıyorlar, giderek demokratikleşiyorlar" türünden beyanlar da verebilirler.
Ama ….
Sayın Bahçeli'nin Salı günü grubunda yaptığı konuşmasında ifadelendirdiği "Başbakan tarihimizin hangi dönemini ve hangi etnik kimlikleri kastettiğini, kastının 1923 Lozan Antlaşması'yla mübadele kapsamında Türkiye'den ayrılan Rumlar olup olmadığını, yoksa da daha ileri giderek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni yalanlarına da mı sahip çıktığını acilen açıklığa kavuşturmalıdır " cümlesine aynen katılmaktayım.
Zira mayınlı bölge konusunda düşünceleri halka aktarırken araya bu cümlenin sıkıştırılması önemlidir.

Muhtemelen Sayın Başbakan bu cümlesini sadece muhalefetin “Bölgeyi İsrail’e, Yahudilere peşkeş çekeceksiniz” eleştirisine karşılık söylediğini, konunun buralara getirilmesininse konuyu saptırmaktan başka birşey olmadığını söyleyecektir ama böyle çarpıcı ve pek çok yöne çekilecek cümleleri kurmasının, bunlara sebep olduğunu/olacağını da bilmesi gerekmez mi?

Bunca gündem arasında Lozan dahil pek çok konunun sorgulanması, tartışmalar, sürekli olarak Türklerin yerden yere vurulması, Kürt kökenlilerin ise sanki ülkede hiçbir hakları yokmuş gibi lanse edilmesi ve sürekli mağdur olarak gösterilmeleri, halkın neredeyse canından bezecek hale getirilmeye çalışılması, özellikle ekonomik açıdan nefes alamaz hale gelmiş, bir lokma ekmeği huzurla yiyemeyen toplumu giderek artan biçimde germek kime ne kazandıracaktır bunu çok iyi düşünmek gerek.
Bazıları açık ve şeffaf bir toplum böyle olur diyorlar.
Demesine diyorlar da bu kadarı bana fazla geldi doğrusu.

*

Bu yazıyı yazarken yeni gelen 6 şehit haberi ile sarsıldım.

DTP Genel başkanı Ahmet Türk ise bakınız bu habere karşı taziyesini nasıl bildiriyordu.

''Bu kardeşlerimize Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.'İnsan yaşamını sona erdirmeye yönelik şiddet eylemlerini tasvip etmedik, tasvip etmeyeceğiz. Haftalardır yaptığımız çağrılarda askeri operasyonların durmasının önemine işaret ediyorduk, ancak ne yazık ki bu çağrılarımız ve iyi niyetli çabalarımız bugüne kadar hiçbir sonuç vermedi.

Bu saatten sonra her kim ki demokratik bir çözümden yana ise ve her kim ki silahsız bir çözüm arzuluyorsa mutlaka ama mutlaka elini tetikten çekmelidir. Siyasetin önünü açabilmenin olmazsa olmaz koşulu ölümlerin durmasıdır. Bu başarılamadığı zaman, ölümleri durduramadığımız müddetçe hiçbir sorunumuzun çözüm yoluna giremeyeceği gerçeğini bir kez daha tekrarlıyor, bu ortak acıların biz siyasetçilere daha fazla sorumluluk yüklediğinin önemle altını çiziyoruz'
'


***

Nedense son günlerde Atamızın Gençliğe hitabı aklımdan çıkmaz oldu.

Sözümüzü o hitabe ile bitirelim ki sürekli farklı gündemler yaratılarak bizlere unutturulmak istenenleri hatırlamaya yardımcı olsun..

Lütfen bu hitabenin her cümlesini yeniden, sindire sindire okuyup düşününüz.


Ey Türk gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!

Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Hiç yorum yok: