23 Ocak 2008 Çarşamba

Yolunuz Konya’dan geçti mi?























Merkezinden ya da herhangi bir beldesinden, köyünden?

Eğer geçtiyse geçenler bilecektir Konya yemeklerini. Gitmeyenlere, tatmayanlara buradan küçük bir sofra sunayım istedim.

Konya yemek tarihi oldukça eskilere dayanır. Bugün bile Oğuz Türkleri ve Selçuklulardan gelen yemek kültürünün izlerine rastlamanız mümkün.
Bir yandan bu çağ gençlerinin fast food kültürü ile hemhal olması,diğer yandan da yaşam şartlarının kadın-erkek çalışma mecburiyeti yüzünden alelusul yapılan yemekler ve mali durumlar gereği küçülen cüzdanlara uygun yemeklerin pişmesi ile giderek görsel zenginliğini de kaybeden sofralara alışıldığı için Konya sofrasının zenginliğini kavramakta güçlük çekilebilir diye düşünüyorum.

Gerçekten Konya sofrası tam bir yemek şölenidir. İnsan bunca şey nasıl yenir diye düşünür ama yemeklerin sunuluş sırası öyle dengelidir ki birçok yemeği yer ama mide fesadına uğramazsınız.

Yemekler yine geleneksel olarak üç bölümde adlandırılır. Ev yemekleri, davet yemekleri ve çarşı yemekleri.

Dedim ya Konya’da yemek kültürü başkadır diye. Bakınız 1896 tarihinde doğan Konyalı Şerife Hanım Konya yemekleri üzerine bir destan bile yazmış.
Yazımın en altına bu destanı da koyuyorum.

***












Şimdi Konya yemeklerine dönelim…

İlk olarak leziz ve kıvamlı Tutmaç çorbası gelir masanıza…Ardından Yaprak sarma, Ekmek salması, Bamya çorbası, Fırın kebabı, Su böreği, Sac kavurma, Hoşmerim helvası ve Sac arası...

Tutmaç çorbası Selçuklulardan günümüze kadar uzanan bir yemek.

Sacarası nedir derseniz bir tatlı.
Lokantalarda tek kişilik yapılıyor ama evlerde her zaman tepsi ile yapılmakta. Bu tatlıyı şuruplu yapanlar da var. Ancak orijinal yapılışında şurup kullanılmıyor, pudra şekeri ile servis yapılıyor.

Konya’da misafir ağırlamanın bir adı da “davet”. Eğer bir düğüne davetli iseniz burada menü farklıdır. "Pilav dökmek” de denilen bu tür kalabalık davetlerde daveti verenin mali durumu çok iyi olmasa da mutfağın kökeninin Oğuz Türklerine ve Selçuklulara dayanması sonucu bir kültür oluştuğundan, davetin bu kültüre göre yapılması adeta olmazsa olmaz oluyor.
Yani bir diğer deyişle “Yüzyıllardan bu yana gelenek böyle sürüp gidiyor"

Davet menüsü Toyga çorbası, Bütümetli (bütün et) pilav, İrmik helvası, Bamya çorbası, Pilav, Zerde ve Hoşaf..

Dikkat edilirse bu mönüde pilav iki kez görülmekte. Çorba, pilav, tatlı sıralamasıyla süren yemek Bamya çorbası ile yeniden başlıyor. Bamya çorbası ikinci tertip yenilen yemeğe geçiş için kullanıldığından ekşili yapılıyor. Küp şeklinde kesilmiş et de ekleniyor. Böylece et de iki kere geliyor sofraya. Yemeğe noktayı hoşaf koyuyor. Hoşafın bir diğer adı da "Söz kesen"… Söz kesen denmesi yemeğin son bulduğunun anlatılmak istenmesinden.

Edindiğim bilgilere göre eskiden ağır misafirlere kara yemek takımı (yemekler koyu renk olduğu için bu ad verilmiş) çıkarmış. Geleneğe göre yemek sıralaması da şöyleymiş:

Yemek çorbayla başlayıp, arkasından Bütümetli patlıcan, su böreği ve baklava gelirmiş. Ekşi yemekle (Bamya çorbası) yeniden başlayan yemek; etli dolma, yine etli bir yemek, sütlaç, zerde, pilav ve hoşaf sıralamasıyla son bulurmuş.
Ben sözü çok uzatmadan size birkaç yemek tarifi vereyim en iyisi…

BAMYA ÇORBASI

MALZEMELER: 250 gr kuşbaşı et, 150 gr kuru bamya, 3 soğan 2 kaşık margarin, 1 limon, tuz, su (et suyu), 1 kaşık salça

YAPILIŞI: Kuru bamya limonlu suda hafif haşlanır, süzülür. Bir tencerede et bir miktar su ilave edilerek yumuşayıncaya kadar pişirilir. Yağ ve ince doğranmış soğanlar konur. Kavrulur. Salça tuz limon, su (et suyu) ilave edilir. Su kaynamaya başlayınca haşlanmış bamyalar da konur. Özleşinceye kadar pişirilir. Suyu eksilirse sıcak su ilave edilir, sıcak sıcak servis yapılır.

YAPRAK SARMASI

MALZEMELER:1 kg ince çekilmiş koyun eti, 1 kg yaprak, bir bardak pirinç, Bir fincan ince bulgur (düğü), Bir baş irice kuru soğan, İki çorba kaşığı margarin veya tereyağ, Bir çorba kaşığı salça, Bir tutam maydanoz, Kırmızı biber ve tuz

YAPILIŞI: Etin içine yıkanmış pirinç, düğü, ince kıyılmış soğan, salça, maydanoz konulup, iyice yoğrulacak sonra tuz ve biber ilave edilerek biraz daha karıştırıldıktan sonra bir çay bardağı soğuk su ile yoğrularak öbür tarafta yıkayıp haşladığımız yaprakları, teker teker bohça şeklinde sarılarak tabanı yağlanmış tenceremize yerleştireceğiz. İki su bardağı sıcak su döküp kapağını kapattıktan sonra orta ateşte pişirilecek

ETLİ FIRIN YEMEĞİ

MALZEMESİ : 1 kg bıçak arası yağsız sığır eti, Orta-boy dört baş soğan, 5-6 diş sarımsak, tuz, biber, 1-1,5 su bardağı su, 1 kg un, 1 sana yağı, 1 ad. büyük patates

YAPILIŞI: Et tencereye konur,soğanlar doğranarak tencereye ilave edilir. Tuz ilave edilir. Bir kaşık margarin katılır. Et suyunu çekene kadar tencerenin kapağı kapanarak pişirilir.
Patates rendelenir,sarımsaklar ezilir ve tencereye ilave edilir. Patates ezilene kadar kaynatılır. Söndürdükten sonra isteğe göre karabiber ilave edilir.

HAMURU: Undan yumuşak hamur yoğrulur ve iki eşit parçaya bölünür. Bölünen hamurlar oklavayla ayrı ayrı açılır ve eritilmiş sana yağı üzerinde gezdirilir. Açılan ve yağlanmış olan hamurlar katmer şeklinde kıvrılır. Daha sonra katmer haline getirilmiş hamur parçalarından biri alınarak fırın tepsisine serilir. Daha önce hazırlanmış olan et , tepsinin üzerine örtülür. Bundan sonra iki hamur parçasının kenarları birbirine iyice yapıştırılır. Kızgın fırına sürülerek kızarıncaya kadar bekletilir. Kızardıktan sonra servis yapılır.

HÖŞMERİM

MALZEMELER:1 kg kaymak, Un, 1 çay bardağı su, Tuz, Pudra şekeri

YAPILIŞI: Geniş bir tavaya kaymağı koyarız. Bir bardak suyu da ilave ederiz. Alabildiği kadar unla karıştırıp hafif ateşte karıştırılarak iyice pişiririz. Tuzu da ilave edip pişince tavaya (ben teflon tavayı tercih ediyorum) güzelce düzleriz. Hafif ateşin üzerinde kızartıp servis tabağına çeviririz. Biraz soğuduktan sonra pudra şekerini üzerine dökeriz.

UN HELVASI

MALZEMELER: Pekmez veya şekerden yapılmış şurup, 2 çay bardağı sıvı yağ, Yeteri miktarda un
YAPILIŞI: Pekmez kaynatılarak veya şekerden yapılan şurup kaynatılarak içine yeteri miktarda un konur. unu karıştırarak içindeki şuruba yediririz. İçinde hiç pekmez kalmayıncaya kadar karıştırılır. Sonra yağ ilave edilerek kızartılır.
Ben yaparken sıvı yağ yerine margarin ile unu kavuruyorum,. Un kahve renge dönmek üzere iken pekmez veya şurubu ekliyorum. Yani yukarıdaki işlemin tersini yapıyorum.
Ancak bir şeye dikkat ederek. Un kavrulmuş ve sıcak halde iken üzerine döktüğüm şurup sıcak olmuyor. Eğer sıcak şurubu kavrulmuş sıcak una eklerseniz helva topak topak olur ve hiçbir şeye benzemez.

Verdiğim tarifleri okuyup da yapmaya heveslenenlere şimdiden afiyet olsun diyelim…
Eğer Konya yemeklerinden biraz daha tarif istiyorsanız lütfen mesaj yazın ki devam edeyim.
Mesela topalak (diğer adı muallim topalağı ya da kel topalak) yapmak ister miydiniz?



ŞERİFE HANIMIN YEMEK DESTANI

Evvela yürüttük baştan çorbayı
Sarmısakla terbiye olmuş paçayı
Domatesle pişirmeli bamyayı
Midemizi açsın hoş misal olsun
Bihamdülillah hiç bir şeyi taşlamam
Yağ içinde yumurtayı boşlamam
Yumuşak somun olmayınca başlamam
Semiz etin kenarları al olsun
Baklava ile börek, der kenar ola
Şeker helvası da pür hisar ola
Toplanıp ihvanlar bir karar ola
Sıtk ü muhabbetle ehl-i hal olsun
Mısırgayı bir hal edin öldürün
Ortasına fıstık pirinç doldurun
Dolmaları üçer üçer kaldırın
Kuvveti bedene irtihal olsun
Katmeri ince aç yağın sakınma
Sakın ona haşnaş yağı kullanma
İnce etten olur hem de çullama
Tavada pişmiş bir kızıl hâl olsun
Enginar ile kereviz ıspanak
Karnabetle semiz ota birle bak
Patete, domate,böğrülce kabak
Onlar da içinde hasbihâl olsun.
Mıkla çilbir, mantı, kaygana gelsin
Makarna ile keşkek, kuskus çekilsin
Şalga pişip gelir iken dökülsün
Kalan yemekler de istimâl olsun
Köfte, yaprak bir de lahana dolması
Sarı erik (sararık) zerdali nohut yahnisi
Zülbiye, pancar, turp salatası
Onlar da içinde pür kemâl olsun
Tabakda turşu da kalmasın mahzun
Zeytin yağ üstüne sıkılsın limon
Balığı kızartın getirin Pür hun
Yiyelim bizler de can misal olsun
Yiyenler nimetin şükrün bilirse
Vücut kuvvet bulup halin alırsa
Bu yemekler bize her gün gelirse
İsterse altı (ay) oruç hal olsun
Sebebin işleyip karın gözetsin
Herkes gidip nasibini deşirsin
Günde bana üçer üçer pişirsin
Hulkı, huyu güzel bir ıyâl olsun.
Ta'n etmen ahbaplar siz bu âşıkı
Ni'met ucuz ama budur lâyıkı
Çok istemem ben keseme harçlığı
Beşibirlik ile bin riyal olsun.
Hak verir dostuna yarınki günü
Çorba da yemeklerin önüdür önü
Yemeklerin bastırmak için üstünü
Kahve ile tütün on çuval olsun
Palize ile muhallebi araya
Kifayeler dursun hep bir sıraya
İki tatlı tuzlu gelsin sofraya
Kaymak güllaç ile şeker hal olsun.
Canım hem böğrülce baklava da ister
Yıldız kökü Çayırbağı'nda biter
Patlıcan ortanın gayretin güder
Karpuz, üzüm, divlek üç misal olsun.
Kadı(y)fın telini kırmalı gü(n)lü
Üzeri kokulu anberli gü(l)lü
Pİlavın üstüne getir sütlüyü
Yiyelim bizler de can cemal olsun.
Bihamdülillah yedik nimet ve nânı
Bizim zamanımız bolluk zamanı
Bin üçyüz ondörtte yaptım destânı
Okunsun dillerde bir icmâl olsun.

Türbanlı eş kimlikmiş!!!



Bekir Coşkun yine inciler savurmuş, boşa kürek çekerken.

Kendisine mektup yazdım ama anladım ki bir nebze de olsa halimizi anlamamış..
Devam ediyor saldırganlığa…

Diyor ki;
Şeriatçı; türbanı zorunlu saydığı gibi, kafasının içinde tüm şeriat hükümlerini zorunlu sayar.

Çağdaş hukuk, insan hakları, kadının özgürlüğü ve eşitliği, modern yaşam kuralları, şeriatçıya uymaz.
Şeriatçı; türbanı-tesettürü vazgeçilmez sayıyorsa, onun dünyasında gizli gizli daha nice vazgeçilmezler vardır…


Cahil cehaleti denmez mi bu satırlara ?
Ona göre inançlı insanların ve başörtüsü takan eşlerin veya evlatlarımızın hepsi şeriatçı, hepsi çağ dışı…

Ey kürek mahkumu Bekir efendi,

Siz kimsiniz ki, beni , eşimi, ailemi , çevremi tanımadan yargılıyor ve çağdaş hukuku, insan haklarını, kadın özgürlüğünü , eşitliğini, modern yaşam kurallarını anlayamadığımızı varsayarak damgalıyorsun?

Asıl hukuk tanımayan, insan haklarını bilip , saygı göstermekten aciz (bakınız ben kadın-erkek diye sınıflamıyorum bu zat gibi), hayata tek pencereden bakıp sadece bir noktayı gören, ufku çok dar biri olan varsa o da sizsiniz.
Zaten öyle olduğunuz için de ömür boyu boşa kürek çeken bir mahkum olarak kalmanız da son derece uygundur.

Bekir efendinin bilmediğimiz bir yönünü de bu yazısı ile öğrenmiş bulunuyoruz.

Oturduğu kaşanesinden insanların beynini okuma yeteneğine sahipmiş.

Bu ne büyük öngörüdür veya bir ayrıcalıktır ki bu zat bizim dünyamızdaki nice vazgeçilmezleri “şıp” diye anlayıveriyor.
Demek böyle işkembeden sallamak bazılarını kürek mahkumu yapıyor.

Şimdi ben bu beyefendinin seviyesine inip eşine, aile efradına, akrabasına bu tür şeyler söylesem hoş olur mu?
Veya kafasından geçmediği halde geçmiş, düşünmüş varsayarak ahkam kessem bana yakışır mı?
Hoş, ölmüş köpeği üzerinden bile prim yapmayı marifet sananları kaale almamak gerekir.
Ama gelin görün ki bu bey, tekelleşmeyi kendine ilke edinmiş bir medya grubunda ve de kendini en büyük ilan eden bir gazetede oturmuş bir köşeye , kendini alemin kralı ilan etmiş, buyurdukça buyuruyor, veryansın ediyor kendince.
Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek demiştim yine tekrarlıyorum.

İster sesimi duysun ister duymasın, ister mektubuma cevap versin ister vermesin ben de kendi doğrularımı savunurum elbet.
Bekir beyin yazma , düşüncelerini ifade hakkı var deniyor ise benim de haklarım var…

Doğrularım bana aittir.
Birilerinin bana dayatmaya çalıştığı düşünceleri, giyim şekillerini, yaşam tarzını kabul etmek ve uymak zorunda değilim.
Kendi iç dünyamda huzur bulduğum hiçbir şeyden , Bekir efendi istedi diye vazgeçmem.
Evet bir noktada haklı belki…
Vazgeçilmezlerim var.
Ama onun kafasında ürettiği türden vazgeçilmezler değil.

Vatanımdan, dinimden, dilimden vazgeçemem.
Doğruluktan, iyilikten, bana yaradılışımda verilen yüksek değerlerden vazgeçemem.

Gün geçtikçe azgınlaşan bir dünyanın parçası olmayı değil, daha aydın, daha temiz, daha ahlaklı, daha güzel ve daha hür bir dünyanın parçası olmak düşüncemden de vazgeçemem.

İnsanları baskılarla sindirme, eziyet etme, savaş, başkalarının sırtından zengin olma, köleleştirme yolunda gidenlerden değil,

Hakça paylaşıma inanan , savaş karşıtı, insanların haklarına saygılı , barış ve huzur içinde mutlu bir yaşam yolunda yürüyenlerden olma fikri ve iradesinden de vazgeçmem.

Dünyanın dört bir yanında kan ve barut kokuları altında inleyenlerin çığlıklarına duyarsız kalan, para, petrol ve tahakküm aşkı ile kan dökmeyi ilke edinenlere saygı duyan, ezilene, haksızlığa uğrayanlara el uzatmayan, inançlara saygı göstermeyen bir insan olamam.

Beni ben yapan, çok kısa bir özetle Allah’ın hoşnut olacağı özelliklerimden asla vazgeçemem…


Ben, benim, eşim de kendisi.
Eşimin dünya görüşü ile benimki birebir uymayabilir.
Hayata bakışlarımız aynı olsa da , olmasa da bu hal, birlikteliğimizi sürdüremeyeceğimiz anlamına gelmeyeceği gibi benim başörtüm eşimin kimliği de değildir. Zira her ikimizin de devletçe verilen kimliklerimiz mevcuttur.

***

Bakınız daha ne cevherler çıkıyor ortaya:
“Türbanlı eş bir kimliktir.
O kimlik; cumhuriyeti istemez...
Laikliği beğenmez...
Atatürk'ü sevmez.
..”

Gördünüz mü biz neymişiz?
Nasıl da çözmüş bizi bilmeden, görmeden…
Bekir efendi bizi bir kaynar kazana atmış.
Karıştırdıkça karıştırıp, altına da kalın odunları dizmeyi marifet sayadursun.

Biz kendimizi de biliriz, haddimizi de.
En azından bu bey gibi mahkum filan değiliz.
Boşa kürek de çekmiyoruz.

Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum.

Daha okula başlamadan rahmetli dedeciğimden, babacığımdan öğrendim Atamın kıymetini.

Ne zaman Milli günlerde resmi geçitler olsa, en önde elimizde Türk bayrağını sallayarak tezahürat yapar, ordumuz geçerken ağlardık ailecek.

Okullarda ise bu sevginin nedenlerini niçinlerini öğrendik.
Hepimiz o şuurla büyüdük.

O şuuru evlatlarımıza da verdik. Eğer veremeseydik şimdi ya yurtdışına kaçmış, ülkeyi bölmeye çabalayan, ya Kandil dağında ilkel bir yaşamı seçmiş terörist olurlardı.
Oysa bizim evlatlarımız vatanları için şehit olmaya gözlerini kırpmadan giderler.

Büyüdük, birey olduk…

O bireylerin oyları ile hükümetler kuruldu, anayasalar oylandı.
O bireyler kendi içinden çıkardı vekilleri, cumhur başkanlarını.

Tıpkı savaşı kazanmak için kanlarını verenlerden olduğumuz gibi, yıllarca ekonominin zor zamanlarının çilesini çekenler de bizdik, Bekir efendi gibilerin tahakkümünde olup ezilenler de bizdik.

Sağ veya sol denip vurulanlar da bizdik, başın kapalı deyip aşağılananlar da bizdik.

Oysa siz ve sizin gibiler sadece ahkam kesersiniz.
Siz,
Size sağlanan rahat koltuklarınızda ölü köpek muhabbetleri yapıp (bizi aşağılama hakkınız varmışçasına) kendinizi böyle bir işle görevlendirip yazılar yazarken, sisli ve bozuk bakış açılarınızla, hepimizi bir çuvala doldurup damgalarken, bizi potansiyel suçlu ilan edip, başka ülkelere sürgün etmeyi düşlerken, namusumuza dil uzatmayı marifet sanıp, kendi portföyünüzdeki namus kavramını bizlere empoze etmeye çabalarken, insanların bireysel tercihlerini yok addedip, hepimizi kafanızdaki şablonlara göre soymayı hayal ederken,

Biz,

Bize ait sabır ve hoşgörü içinde, lakin yüreğimiz kavrularak, Rabbımıza dua ederiz.
Zira, biz biliriz ki “dua bir miraç”tır.
Miraç ise yükseliştir.

İşte o sebepledir ki yükselişlerimizdeki kerameti, bizlere ait olan asaleti anlayamıyor ve çılgına dönerek saldırmayı marifet sanıyorsunuz.

***


Bekir Coşkun yazısının sonunda yine ahkam kesiyor ve diyor ki;

Şimdi nasıl oluyorsa "Türbanlı eş kimlik değildir" diyerek o Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı yapmak istiyorlar.
Bir ulusu aptal yerine koyarak.
Türbanlı eş kimliktir...
Kimlik...


***

Türk ulusu aptal değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır.

Olsa olsa Türk ulusu içinde inanan insanların bu yükselişi karşısında kendini çaresiz ve aptal zanneden bireyler olabilir.

Zaten öyle hissettikleri içindir ki ülkemizin daha da gerileri gitmesine sebep olacak darbelere prim verirler, davet çıkarırlar.

Bu ulus,
Kendisini yabancı ülkelerin şövalyesi gibi şövalye zannedip, halkını tanımayan aptalları da içinde barındırıp onlara tahammül etmeyi bilen,

Vakurlu, terbiyeli, sabırlı ama gerektiğinde hak edenlerin yüzüne okkalı bir Osmanlı tokadı atmayı bilen,
Doğruyu ve eğriyi ayırt etme özelliğini de yüzyıllardır koruyagelmiş bir ulustur.

Bu ulusun fertlerinin her birinin, devletin yetkili organlarınca verilmiş kimlikleri vardır ve hep olacaktır. Bundan gurur duyuyoruz.
Bizim kimlikten anladığımız budur.

Sizin bahsettiğiniz ise bizce kimlik değil Allah’a olan inancımız olan dinimizdir.
Çok şükür ki bizim başımızdaki örtü ne gönüllerimizi, ne yüreğimizi karartmıyor.
Çok şükür ki karanlık, örümcek ağları sarılmış bir düşünce yapısına ve vicdanlara sahip değiliz.

Çok şükür ki ülkemizi seven, ilelebet payidar olmasını isteyen, geçmişine bağlı, Atasına sevgili ve saygılı, rejimiyle barışık, askeriyle gurur duyan ve gözünü kırpmadan şehit olacak evlatlar yetiştiren, onurlu, duyarlı bir halkız.
Safralara sahip olsak bile…

Kendini Bilebilmek...

























Soru; Biz kimiz, neyiz, hangi Milletiz, dilimiz nedir ? olsa;
Cevap hepimizin ortak cevabı olan Türk'üz, Türk Milletiyiz ve Türk dili olan Türkçe'yi kullanırız olur çoğunlukla.

Türküz ama nedense yabancılara bayılır, taklit ederiz. Türk Milletiyiz ama nedendir bilinmez alt, üst olayına pek meraklanırız. Birine kızdık mı "Türkçe söylüyorum anlamadın mı" diye efeleniriz, dilimizin Türkçe olduğuna gönderme yaparız da Adidas marka spor ayakkabıları giyip, Nike marka spor kıyafetlerimizle yürüyüş yaparken,"cafe"lere gidip bir "cappuccino" sipariş etmeye bayılırız.

Örnekleri çoğaltmaya gerek yok.Zaten günlük hayatımızda o kadar aşırı derecede bu örneklerden var ki...

Bunlar yetmezmiş gibi artık TV ekranlarında tamamı ingilizce olan reklâm filmleri de dönmeye başladı.Mübarekler sanki hepimiz anadan doğma İngilizce öğrenmişiz muamelesine tabi tutuyorlar bizleri.

Bu gidişe bir DUR demenin vakti gelmiş ve geçmektedir.

En tepeden başlayarak tabana doğru yayılan bir dil politikası en kısa zamanda hayata geçirilmelidir.

Siyasilerimiz TBMM çatısı altında birbirlerine edebe uymayan şekilde hitap etmeyi bırakıp,akıllarını başlarına almaya mecburdurlar.

Seçim hesapları yaparak ,bu tür davranışlara prim verenler, memleketin bu gerçeğini gözardı ederlerse "OFF" olmaya mahkumdurlar.

Sizleri Dilimiz üzerine yazmış olduğum bir şiirimle selamlıyorum.

GÜZEL DİLİMİZ

Duvarlarda afişler
Türkçe’mi katletmişler.
kırk yıllık kahvemizi
tutup “cafe” etmişler

Vişnemiz oldu wishne
berberimiz “kuaför”
affet sen Kemal paşa
paşa da olmuş “pacha”

Mektuplara “mail” derken
dili “delete” ederken
on ve off derdindeler
yarabbim sen akıl ver

Köydeki Ayşe teyze
anadan mı öğrendi ?
soruyor her gidişte
“neskayfe içecen mi”

Çocuklar internette
"sörf" yapalım diyorlar
öğretmenler okulda
"search" edip bul diyorlar

Kafalara "save" etmiş
bir kültür "download" oldu
kimse "upload" etmiyor
Türkçe’miz unutuldu

İngilizcem bozuktur
kadı kızında olur
sakın hata bulmayın
şairler hassas olur.

Ben bir Türk evladıyım
kullanırım dilimi
hem de gurur duyarım
ezdirmem alfabemi

Hangi lisan anlatır
beni dilimden başka
nasıl ifadelenir
düşülünce bir aşka

Sevdiğime duyduğum
O derin sevgileri
nece anlatacağım
içimdeki hisleri

Gelin birlik olalım
itirazlar yükselsin
gireceksek AB’ye
önce dilimiz girsin

Şu internet nimetse
bunu fırsat sayalım
her yollanan mektuba
bir uyarı koyalım

Sev dilini,hep koru
budur bu işin yolu
dilinle varsan eğer
açık uygarlık yolu

Köy enstitüleri konusunun düşündürdükleri…



















Buraya yazacaklarım kesin hükümler olmayıp sadece gözlemlere dayanmaktadır ve benim bakış açımı yansıtmaktadır. Bu sebeple bir kişiyi veya kurumu hedef almıyorum.
Bu yazıyı hazırlarken elbette kaynaklara da başvurdum.
Bazı alıntılar da yaptım ki okuyup birlikte irdeleyelim.

Köy Enstitülerinin kuruluş amacı görünürde Anadolu'nun aydınlanması olsa bile bence ardında yatan başkaca sebepler de vardı.Neticede sadece köylünün eğitilmesi başlı başına bir ise yaramayabilirdi.

1923 Yılında İzmir İktisat kongresinde ortaya atılan bu fikir kısa surede benimsenerek fiiliyata geçildi ve kısmen başarıldı.

İzmir İktisat Kongresinde ” liberal ekonomi” modeline uygun olarak “ faydacı eğitim” felsefesinin benimsenmiş olması ve bu fikrin oncusu Johhn Dewey’in 1924 yılında Türkiye’ye davet edilmesi bir plan ve program dahilinde oldu.
Neticede köye eğitim hizmeti 1936 da başladı. Gerçek olan su ki o tarihlerde 35.000 köyde ilkokul yoktu. Üstelik 16 Milyon nüfusun 12 milyonu ise köylü idi.(Bunlardan erkeklerin % 76.7 sı, kadınların ise % 91.8 i okur- yazar değildi)
1926 yılında açılan “ Köy Muallim mektepleri" ne katilim heyecanlı oldu.
1936 da deneme amaçlı başlayan “ Köy Enstitüleri” 1940 da yasallaşarak
Türk Eğitim tarihinde doğan bir reform oldu.

1936 yılında başlayan bu süreçte birçok genç eğitim alarak hem köyüne hem de yurdun dört bir yerine hizmet verdi. Bu okullar 1950 yılında da kapatılma sürecine girip 1954 de kapatıldılar...Belki bu okulların kapatılma suçu Menderes dönemine yıkıldı ama bu her zaman yaptığımız kolaycılıklardandır.

Hiç kimse nedense gerçek nedeni irdelemek, incelemek, öğrenmek ve bu bilgilerini toplumla paylaşmayı hedeflemek gibi bir amaca yönlendirmez kendini .
Üstelik her insanın baktığı yon farklı olunca gördüğü, kendi bakış açısına göre yaptığı değerlendirmeler de farklı oluyor...

Peki neydi bu okulların amacı? bir alıntı ile aktaralım...

Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam "birliktelik, katılım, yetki" ve "sorumluluk" eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde "Eğitim, Üretim içindedir" şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır.
Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor. Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk).
İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.

Peki sonra ne oldu da bu hedef kitle bu uygulamalardan mahrum edildi?
Ya da şöyle sorayım...
O, okuyan, öğrenen, koyun güderken bile dünya klasikleri okuyan, büyük ideallere sahip olan çobanlar ne oldular ? neden köylerini kalkındıramadılar?

Bir yerlerde tekere çomak mi sokuldu ? ya da bu okulların mezunları kendi tekerlerine kendileri mi çomak soktular?

Bu gün Anadoluda herhangi bir köye gitseniz mutlaka köy kahvesinde oturan, kağıt oynayan, çekirdek çitleyen bir dolu boş adam görürsünüz.

Onlarla konuştuğunuzda hepsi birer başbakandır, ya da ülkeyi yönetmekte üzerlerine adam tanımayacak bir havadadırlar.
Çoğu ilkokul mezunu ya da terktir. Çoğunlukla erkekler ilkokula gitmiştir ama kadınlarda bu oran düşer.
Sorulduğunda ürünlerinden hiç memnun değildirler. Ya yağmur az yağmıştır beğenmezler ya çok yağdı ürün zayi oldu der, şükretmezler. Hep zarardayız derler ama inatla zararda oldukları ürünü eker, biçerler. Gübreyi sorsanız nereye ne kadar atılacak en ufak teferruata kadar bilirler ama en değerli gübre olan hayvan gübresini kemre yapıp sobada yakarlar.Havayı iyi tanırlar, kaba yel mi esecek, karayel mi vuracak adeta havayı koklayıp anlarlar ama seçim havasında bu yetenekleri birdenbire kaybolur.

Bir yazı okumuştum birkaç yıl önce köylüler hakkında..bulabilseydim buraya aynen geçirmek isterdim. Bizim köylümüzü o kadar iyi anlatan başkaca bir yazı daha okuduğumu anımsamıyorum...
Bir paragrafında diyordu ki "bizim köylümüz gökyüzünü yıldızlardan yeryüzünü eşek bokundan tanır. Senede iki ay çalışır, on ay yatar."

İyi hoş da peki o köylerden hiç mi okuyan çıkmamıştı ? madem okumuşlardı neden kendi köylülerinin bakış açılarını değiştirememişlerdi?
Bir kırılma noktası yok mu sizce burada?

Pek cok öğretmen tanıdım yaşadığım süreçte. Bunların benden büyük yaşta olanları hep köy enstitülerinde okuyup sonra öğretmen olmuşlardı.
İçlerinde sanatçı olanlar da vardı.
Ama ortak yanları beni ürküttü nedense...

Pek çoğu inanç eksikliği içindeydi. Yüzde doksanının bakış acıları sol eğilimli idi.
Üstelik yaşadıkları bölgelerden, yani doğup büyüdükleri köylerden uzaktılar ve o köydeki insanlara eşek bokuna bakar gibi bakar olmuşlardı.
Nostaljik açıdan köy kavramı hoşlarına gitse bile kentin kolaycılığı, paranın cazibesi ve rahat onları köylerden uzaklaştırmıştı.
Oysa evlerinden kilometrelerce uzaktaki koy enstitüsüne gidişleri, orada gecen yaşamları, köylünün bu çocuklar okusun da adam olsun diye yaptığı fedakarlıklar unutuluvermişti.
Köy denince akıllarına taze , kopkoyu sarisi olan yumurta, temiz hava, bolluk ve en yeşil yerde yakılacak mangalda yapılacak sefadan başkaca bir şey gelmiyordu…Ne yazık değil mi?
Peki bunun sorumlusu da Demokrat Parti dönemimi sizce?
Bir yazıda okumuştum diyordu ki:
“Feodal yapı bu aydınlanma sürecinde rahatsız olmuştur. Cumhuriyet düşmanları ve din istismarcıları bu kurumun kapatılması için ellerinden geleni yapmışlar ve başarılı da olmuşlardır.”

Ağalık surecine sekte vurulmasından duyulan korkuyu anlayabilirim ama diğer ikisine katılmam mümkün değil.
Bu halk değil miydi Atası ile omuz omuza verip ülkesini düşmanlardan kurtaran.
Ata’ya duyulan sevgi , Allah ‘a olan inançla pekişince ne mucizeler yaratılmıştı Kurtuluş savaşında…
Halkından kopan solun tanımlamaları bunlar olabilir ancak diye düşündüm okurken. O sol değil midir ki halâ halkından kopuk yaşar durur.
Aynı yazıda şu tespitlere yer verilmişti:
Eğer başarılı olunsaydı bugün;
-gidilmemiş köy, okulsuz çocuk
-işlenmemiş tarla
-aç-açık insan, fabrikaları kapatılmış işçiler olmayacaktı.
-Avrupalarda çalışan işçiler
-töre cinayetleri
-boşalmış köyler görülmeyecekti.
Köy enstitüleri kapandığı için olmayan ne varsa olacakmış varsayarak ona yüklemek ne denli doğru size?
Ben yukarıda yazılı olanların köy entitüleri kapanmamış olsa bile olabileceğini düşünüyorum..
Aslına bakılırsa Köy Enstitülerini kuranlar da yıkanlar da kendi durum ve vaziyetlerini güçlendirmek için hareket etmişlerdir. Yani statüko meselesi…
Elbette bu emellerini gizlemek için de “ Köy Enstitü”lerinin üzerinden politika yapmışlardır. Tıpkı son yirmi yıldır imam hatip okullarının üzerinden politikalar yapıldığı gibi.
O zaman şu sonuca varabilir miyiz?

* Ya Rabbena hep bana felsefesine sahip olanlar,
* kendin fikrinden başkaca fikirlerin yeşerip gelişmesini tehlike görenler yani demokratik kültürden, bilim ve bilimsel düşünceden yana olmayanlar,
* dini her daim tehlike görüp ülkede belki %1 bile olmayan irtica hayalcilerini ülke halkının tamamı gibi görerek tüm inananları, mütedeyyin insanları irticacı diye damgalama zihniyetine sahip olanlar,
* yenilikten ürken, ahkâm kesen ama kendine yarar ne varsa aç kurt gibi kapıp kendine mâl edenler,
* dün dündür diyerek ne dünü ne bugünü tam anlayamayanlar,
* hep ilericiyiz diye lanse edilen ama aslında baktıkları dar pencerelerde sıkışarak geriye kayanlar ve ne yazık ki dini bütün Müslümanları gerici diye yaftalayanlar
ve buna benzer düşünceleri her devirde taşıyan her birey ve kurum “ Köy Enstitü”lerinin ve o zihniyetin ortadan kaldırılmasında birinci derecede sorumluluk sahibidir.
Zira bu düşünceye sahip olan okullu cahiller de , okumamışlar da aynı paralelde birleşmekteler.
Bugün imam hatip okullarını tehlike sayar, başı örtülü diye kızları okullara sokmaz, köydeki kızın yeri okul değil evidir diye düşünür, kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin der…
Şehirdeki kadını reklam aracı olarak muz gibi soymayı marifet sayar da evlenmeye gelince nedense tesettürlüyü tercih eder.
Elin kadınına kızına salya akıtır ve eğer başarabilirse onların vücudundan istifade eder ama evlenirken ille de bekaret zarı derdindedir.
Kiminin gözü öylesine döner ki öldürür sonra tecavüz eder.
Yine kadını para ile satın almayı, öldüresiye sevmeyi, eşek gibi dövmeyi tercih eden nice okumuş cahilleri de zikretmeden geçmek istemem.
Ama elbette sadece erkeklere yüklenmek, onları suçlamak da haksızlık olur.

Nice hanımlar da var ki kimi çıkar kuran yerine bale öğrensin der, Muhammed isminden rahatsız olup bir arkadaşının ismi Muhammed diye “ne büyük ironi” diyebilir…
Kimileri zengin erkekleri muz niyetine soymayı meslek edinir, kimi dolandırmayı kimi kafasında balta kırmayı tercih eder…
Kimi aldatmayı, kimi ne seninle ne sensiz demeyi , kimisi küfretmeyi kimisi yüceltmeyi seçer…
Kimi sımsıkı sarınır örtüsüne ama şehrin ormanlık alanlarında kırmadığı ceviz kalmaz. Özellikle internet üzerinde sahip oldukları sınırsız alanda en iyi at koşturucular da bu grubun içindedir.

Ben Köy enstitülerinin kapatılmasında tek bir zihniyetin egemen olmadığını düşünenlerdenim vesselam.
Bazen bugün imam hatiplilere yapılan zulüm köy enstitülerinde yetişen sol görüşlülerin intikam alma şekli bile olabilir diye düşünmüyor da değilim hani.

İster köy enstitüsü olsun ister imam hatipli, önemli olan insanların hem bilimi hem dini birlikte öğrendikleri, dünyayı anlamak için çaba sarf ettikleri, komşunun tavuğunu kaz görmeden, kendi elindekini ne kadar değerlendirebileceğine kafa yoran, ülkesini seven, etnik köken gözetmeden birlik olmayı başarmaya gayret eden, düşmanlık ve nifak tohumlarını reddeden bir eğitimle donatılmalarıdır.

Yaradılanı yaradandan ötürü seven ve sayan, yardımsever, aklı, mantığı ve vicdanı bir paralelde gidebilen insanlar olabiliyorsak , bizlere sunulan eğitimde eşitlik sağlanabiliyorsa, cinsiyet ayırmadan eğitimin önemini kavrayabiliyorsak, ister köyde eğitim alın ister şehirde fark etmez.

Yeter ki gökyüzünü yıldızlardan , yeryüzünü eşek bokundan tanıyan bir zümre olarak yaşamayı ilke edinmeyelim.

SORU VE CEVAP

Bu yazı 16 Ağustos 2007 tarihinde, Bekir Coşkun'un Hürriyet Gazetesindeki köşesinde okurlara sorduğu soru üzerine yazılmıştır.

















Sayın Bekir Coşkun,

Siz yıllardır yazarsınız, bizler de yıllardır sizi/sizleri okuruz.

"Söyleyin dostlarım... Ne yapmalıyım, ne?.. "diye sormuşsunuz.

Şimdi, bu sorunuzdan yola çıkarak ben yazacağım , siz de beni okuyun, en azından biz okurların sizi yıllardır okuduğumuza saygı duyarak, sonuna kadar sabredin ve okuyun.
Sizin sızlana sızlana, kendinizi kürek mahkumu gibi sayarak kürek çektiğiniz ve yazınızda düşünü kurduğunuz o ülke...yani Mustafa Kemal'in ülkesi belki fark etmiyorsunuz ama zaten var.

Ben de o ülkenin kadınlarından biriyim.

Yıllarca başı açık olan ama emekli olduktan sonra tamamen kendi arzum ile başımı örten bir hanımım.
Belki de bu yüzden sizin gibi düşünenleri de iyi algılarım, küçükten beri örtülü olanları da...

"İtilmiş, yasaklı, suçlu, sakıncalı, haram, günahkár, aşağılanan, hiç sayılan kadınların olmadığı yurt..." tarifinizden anladığımca siz, tüm kadınlarımızın erkekler tarafından zulme uğradığını varsayarak ve hatta örtünen kadınların kocaları veya "hocaları" tarafından zorla kapatıldıklarını, aşağılanıp, hor görüldüklerini düşünerek bu satırları kaleme aldınız.
Zannımca, size göre İslami usulleri benimseyerek yaşayan, örtülü her kadın açılasıya kadar, helal/haram kavramlarını içeren din öğesi ortadan kalkana kadar da kürek mahkumluğunu benimsemiş insanlar olmaya aday gibi görüyorsunuz kendinizi.

Eğer siz ve sizin gibi düşünen kürek mahkumları aynı hassasiyeti ;

Kadın bedeninden para kazananları, genelev kapılarına dayananları, kadını meta gibi gören, her reklamda muz gibi soyanları, beyni örümceklenmiş olmasına karşın görünümde çağdaş olanları, vurgun, talan, kara para aklamalarla memleketin altını oyanları, gazetecilik yapmakla yetinmeyip holdingleşenleri, medya tekeli kurmaya çalışanları, yetmeyip hep daha fazlasını isteyenleri, laiklik söylemi altında, Atatürk ile prim yapmaya çalışıp bir yandan solcuyuz, sosyal demokratız söylemleri ile ortada gezip sonra da darbe çığırtkanlıkları yapanları, gerçekleri çarpıtanları, korkular üretip ürettiklerini gerçek sanmamızı sağlamaya uğraşanları, kendi yalanlarına inanıp bilerek, isteyerek memleketi batırmaya çalışanları velhasıl-ı kelam doğru ve dürüstleri değil, Allah indinde doğru olmayan yamukları düzeltmeye uğraşsa idiniz, size aman ne olur bu mahkumlukta kalın derdim.

Oysa siz ve yandaşlarınız hani tabiri caizse İslam kelimesinden tüyleri diken diken oluyormuşçasına, kökeni Milli görüş veya Nurcu, Süleymancı, Gülenci , filanca tarikatçı diyerek inançlı insanları hem kategorize ettiniz hem de hemen hepsini Atatürk düşmanı olarak gördünüz. Üstüne üstlük devletin laik olacağını, insanların laik olmayacağını bile bile tüm inançlı insanları laiklik karşıtı ilan ettiniz.

Türban, sizlerin yakıştırmacası idi. Biz o örtüye ninelerimizin devrinden beri başörtüsü deriz. Başı örtülü hanımları nedense hep başka ülkelere ait veya layık gördünüz.
Okumalarına imkan verilmediğinde, okul kapılarında boyunları büküldüğünde veya ikna odalarına sokulduğunda belki de kürek çekme hızınız artıp için için sevinmişsinizdir de...

Diyorsunuz ki:
"İran’a, Suudi Arabistan’a benzemesini asla istemediğimiz... Şeriatçıların, tarikatların, laik cumhuriyet düşmanlarının karanlığa sürüklemelerini asla kabul edemeyeceğimiz mübarek-kutsal vatan...Mustafa Kemal’in memleketi..."

Nedense inançlı insanların, örtülülerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşamasını kabul edemiyorsunuz.
Bu hazımsızlık neden?
Bu ülke sadece sizin gibi düşünen, sizin gibi yaşayan "tıpkısının aynısı" diyebileceğimiz insanların yaşadığı, bir ülke olsa çok mu mutlu olacaktınız?

Beğenin veya beğenmeyin, bu ülke sadece sizlerin değildir ve büyük bir çoğunluğu inançlıdır.

O insanların ne cumhuriyetle, ne laiklikle, ne rejimle bir kavgaları olmadığını neden kabul edemiyorsunuz?
Bu insanlar ülkemizi bir İran veya Suudi Arabistan'a niye benzetmek istesin? Ve neden bu ülkelere sürgün edilmek istensinler sizler tarafından?
Bir zamanlar "Komünistler Moskova'ya" diyen zihniyetle sizin ne farkınız var?
Neden bu insanlar inandıklarının gereğini yaparak huzur içinde yaşamasınlar?

İnsanlar birebir aynı düşünmek, her meseleye aynı pencerelerden bakmak zorunda değillerdir.
Sizin bakış açınız ile onlarınki farklı olabilir.
Siz, bana göre Kuran’da baş örtme yoktur dersiniz ama bir diğerine göre vardır. İnanmıştır ve öyle olmak ister. Bunu aşağılamaya da, engellemeye de, başka ülke adresi göstermeye de hakkınız yoktur.

Bir insan namazını kılıyor, camiye gidiyor, Allah'ın emirlerine uyarak yaşamını sürdürmek istiyorsa o kişiye vatanından başka adres gösterme hak ve cüretini kendinizde nasıl bulabilirsiniz veya bunlar ülkeyi şu ülkelere çevirecek hükmünü vermeye kendinizi nasıl yetkili addedebilirsiniz?

Açık, kapalı, az inanan,çok inanan, inançsız veya bir başka dine inanan insanlar olarak yıllardır birlikte yaşıyoruz.

Bu ülkede masonlar da vardır Sabetay'cılar da...Aşikar veya gizli Hıristiyan misyonerler de vardır, moon tarikatçıları da...Hiç onlarla uğraştığınızı görmedim.

Siz ve sizin gibi düşünenlerin kabullenemediği bir husus ta şudur :

Bu ülkenin inanan insanlarının Atatürk ile bir problemleri yoktur. Ninelerimiz, analarımız nice gelinlerimiz Atamıza inanmış, çocuğu açken ekmeğini askere vermiş, çocuğu yerine kucağında mermi taşımıştır. Kimi kara çarşafı içinde, kimi tülbendiyle kurtuluş yolunda yürümüştür. Biz o insanların torunlarıyız. Hiç birimiz geçmişimizi unutmayız. Dualarımızın içinde nasıl ki peygamber varsa, bu vatan için canını veren şehitler de vardır, vatanımızı bize geri kazandıran Atamız da vardır.
Bu gün bir savaş olsa inanınız ki vatanımız için sizlerden evvel biz ölümü göze alırız.

Ülkemin inanan insanlarının, ordumuz ile de bir problemi yoktur. Sizlerden çok bizim oğullarımız ölür ama "Vatan sağ olsun" deriz. Siz Pako'nuz için destanlar yazarsınız ama biz şehitlerimize ağıt yakarız, şiirler sıralarız.

Siz çağdaşlık ölçüsünü Avrupa ile eşdeğer görürsünüz ama bizler , Peygamber ümmeti olmaktan gurur duyar, O'nun adaletini, ilime bilime verdiği ehemmiyeti, Kuran’da yazan doğruları bilerek ve uygulayarak ve de Türkiye cumhuriyetini ilelebet yaşatarak yaşamayı çok daha doğru ve haysiyetli olarak görürüz. Türkiye İslam cumhuriyeti kurmak gibi bir düşünceyi benimsemeyiz.

Şeriatı istemek, sizin tabirlerinizle gerici, yobaz insanların , hacı hocaların emrinde yaşanan ülke idaresini istemek demektir. Oysa şeriat Allah'ın kanunlarıdır. Allah bizlerden doğru olmamızı, aklımızı kullanmamızı, okumamızı, ilim irfan sahibi olmamızı, şeytana uymamamızı ister kanunlarında.

Allah, son olarak gönderdiği kitabında Cumhuriyeti yıkın da İslam devleti kurun, karılarınızı eve kapatın, hatta dört kadın alıp sefa sürün, kadınlara cefa çektirin, çalın çırpın, evinizdeki yetmiyorsa gidin önünüze gelenle düşün kalkın, ar, namus diye bir şey yoktur, şeytana uyun her bir haltı yiyin, kendi yarattığınız putlara tapın, bazılarınız dine sövsün, bazılarınız bazı köşelerde yazıp halkı bölmeye uğraşsın, küfür etsin, hakaret edene bin sevap yazarım filan da dememiştir.
Bize hep doğru olanı göstermiştir.
Bizler de yapabildiğimizce o emirlere uymaya gayret etmekle mükellef hissederiz kendimizi.

Oysa sizler bizleri hep potansiyel devlet düşmanı, bölücü, gerici, Atatürk karşıtı, laiklik düşmanı olarak yaftaladınız.

Bunlar, sizin beyninizde yaratıp, sonra da inandığınız, inanmaktan öte korktuğunuz saçmalıklardan başka bir şey değildi.

Bu garip ikilem içinde kendinizi kürek mahkumu addederek yine kafanızda yarattığınız o yere doğru kürek çektiğinizi yazıyorsunuz.
Sonra da bize soruyorsunuz, ne yapayım diye...

Boşa kürek çekmişsiniz bunca yıl.

Eğer bu ülkede yaşayan, gerek Atasını çok seven, gerekse rejimle hiçbir sorunu olmayan, aydın ama başı örtülü bir hanım okurunuz olarak bir nebze kıymet ifade ediyorsam size, bir dost olarak, bir kardeş olarak şunu tavsiye ederim.

Lütfen kendinize biçtiğiniz kürek mahkumluğuna bir son veriniz.

Ülkenize, ülkeniz insanlarına, o insanların inançlarına başka bir gözle bakmayı deneyiniz.
Zira mahkumlar kendilerine izin verilen pencereden bakabilirler gökyüzüne.
Oysa hapishane dışında çok daha parlak, sıcak ve güzel bir yaşam daha vardır.
Ve eğer zaman bulursanız lütfen Kur'an-ı Kerim'i, kutsal kitabımızın Türkçe tercümesini (evvelce okuduğunuzu varsayıyorum) yeniden okuyunuz.
İnanınız ki içinizdeki karmaşa kısa sürede yerini huzura bırakacaktır.

Eğer yüreğiniz yetiyorsa bu yazımı bir okur mektubu olarak köşenizde yayımlayabilirsiniz.

Saygılarımla

GAVURCU DAMAT




Gavurcu düğünü yazıma ilk başladığımda altı bölümlük bir yazı dizisi olacağını aklıma getirmediğimi evvelce söylemiştim. Dur şunu da yazayım derken konu uzadı. Okuru sıkmamak gerekir diye düşünüp altı bölümde noktaladım ama bu sefer de okurlarımız konuya dahil oldular.
Yurtiçi ve yurt dışından konuyla ilgili pek çok mektup aldım.

Mektupların çoğu teşekkür niteliğinde olmakla beraber, bir kısmı anlattığınız bu yer neresi, yoksa bizim köy mü? diye sorgulama, bir kısmı da “ooo daha neler neler var bir bilseniz” şeklindeydi…

Bu mektuplar içinde ilgimi en çok çeken bana Belçika’dan yazan Sabri Bal beyefendinin mektubu oldu.
Diyor ki Sabri bey;
"Gavurcu Düğünü" yazı serinizi ilgiyle izledim. Yurtdışına yerleşme amaçlı evlenmelerin Türkiye'deki sonuçlarını iyi dile getiriyorsunuz. Bir de bu işin "Avrupa"da yaşanan bölümü var. İlginizi çekeceğini düşündüğüm için, bizzat şahit olduğum yaşanmış bir olayı size yazıyorum.

Evet. Haklıydı Sabri bey.
Ben olayın Türkiye bölümünün ufacık bir kısmını dile getirmeye çalışmıştım ama elbette bir de yurtdışında gelişen olaylar ve bu olayların ardında kim bilir nice hazin hikayeler vardı.
Hani derler ya tilkinin kırk türlü masalı var hepsi de tavuk üzerine…

Bizim vatandaşlarımızın pek çoğunun da nedense yurtdışında yaşamak için “hayatlarını kurtarmak” adına bin türlü masalı var.

Yurt dışına kapağı atmak, orada daimi oturum almak için başlarına gelmeyen kalmıyor. Orada olabilmek için sarf edilen çaba ve para memlekette akıllı bir şekilde sarf edilse inanın içimizden nice başarılı işadamları çıkar.

Lafı uzatmadan , öncelikle Sabri beye çok teşekkür ederek bize aktardığı olaya geçelim.

Türkiye'de evli ve üç çocuk babası bir yurttaşımız, yukarıda zikrettiğimiz gibi ailesinin hayatını kurtarmak adına Belçika'ya kaçak yollardan gelerek sığınma isteğinde bulunuyor. (Tabiidir ki bu kaçak yolların ne şekilde ve nasıl olduğu konusuna girmiyoruz)
Vatandaşımız ikinci vatanı gibi gördüğü ülkeye sığınmak istiyor ama sığınma işlemleri uzadıkça uzuyor.
Neyse ki yurttaşımızın geçerli bir mesleği var, pideci ustası olarak bir Türk lokantasında çalışmaya başlıyor.
Yurttaş dayanışması burada çok işe yarıyor elbette. Vatandaşımız gayet iyi bildiği işi yapmaktan memnun ve geçim sorunu yok ama, özellikle çocuklarının hasretine dayanamıyor. Aşağı yukarı her gün Türkiye'ye telefon edip hasret gideriyor. Her seferinde onları yanına aldıracağını, hayatlarının kurtulacağını anlatıp duruyor.

Girdiği işte çalışıp, kazanırken ve bir yandan da çocuklarımı yanıma nasıl alırım hayalleri kurarken , bir sohbet esnasında birisi Belçikalı bir kadınla evlilik yaparak oturma izni alabileceğini, sonra da boşanıp eşini ve çocuklarını Belçika'ya getirtebileceğini söylüyor. Esasen bunu önceden de duymuş bizim oğlan ama yolu, yöntemi bilmiyor.
Oysa her konuda olduğu gibi bu konuda da işin simsarları çoktan türemiş, Belçikalı kadın bularak bu evlendirme işini yapıyorlar. Belçika’nın yan sanayisi gibi çalışıyor mübarekler…

Bizim kahraman konuyu önce yakın çevresinde araştırıyor.
Bu işler en çok nerelerde halledilir? Elbette Türk kahvehanelerinde.
Sonuçta bu kahvehane sohbetlerinde kurduğu ilişkileri aracılığıyla istediği oluyor ve gelin adayı Belçikalı kadın bulunuyor.
Bulunmasına bulunuyor ama büyük bir sorun var.
Bulunan kadın zamanın para birimi olan Belçika Frank'ı olarak 500 bin Frank istiyor (Şimdiki paraya çevirirsek ortalama 13 bin Avro) .

Bizimkinde o kadar para olsa Belçika’da ne işi olur değil mi efendim.
Böyle bir parası olmadığı için utana sıkıla işyeri patronuna konuyu açıyor.
Patron işçisinden memnun, işleri tıkırında.
Ustasını kaybetmek istemediği için ileride çalışıp ödemek kaydıyla bu parayı ona borç olarak vermeyi garanti ediyor.

Bizimki seviniyor zira işin para kısmını kolayca halletmiş oluyor ama ikinci bir sorun var aşması gereken…O da dil sorunu.

Bizim vatandaş Türkçe ve Kürtçe dışında hiçbir dil bilmiyor.
Bulunan hanım ise Fransızca’dan başka bütün dillere karşı Fransız.

Bu durumda bizim damat adayı ile bulunan hanım arasında bir anlaşma sağlanabilmesi için Fransızca bilen birileri sürekli aracılık etmek durumunda.

Kadına güven vermek için çalıştığı lokantaya yemeğe davet ediliyor. Aracı bunları bir şekilde anlaştırıyor ve evlenmeden önce paranın yarısı evlenme işleminden sonra da paranın kalan yarısı ödenecek diye anlaşıyor bizim gelin-damat adaylarımız…
İnsan isteyince neleri başarmaz ki…Sonunda evlenme işlemi gerçekleşiyor.

Filmimizdeki esas oğlanın kirada oturduğu bir dairesi var. Evleniyor evlenmesine ama hanımın evinde değil kendi dairesinde oturmayı sürdürüyor.
Fakat belediyeye giderek adres değişikliği yapılması gerekli zira polis kontrol edecek, evlilik akdinin gerçek olup olmadığını tespit edecek. Hem evlenip hem de ayrı evlerde oturulmaz ki…
Neyse efendim kadından evinin adresi alınıyor ki bizimkinin eski adresi iptal edilip yeni adres ile değiştirilebilsin. Hikaye de bundan sonra başlıyor.

Adres değişikliğini inceleyen polis, bu kadının daha önce üç değişik kişiyle evlenme işlemi yaptığından dolayı, bu adres değiştirme işini yapmayı reddediyor. Bu durumda polis evliliği legal kabul etmemiş oluyor. Al sana bir sorun…

İşi bilen bir avukat müdahalesiyle sorun çzülüyor ve bizim taze damadın yeni karısının adresine kaydolması sağlanıyor.
Daha sonra evliliğin geçerli sayılabilmesi için iki yıl yasal olarak evli kalma dönemi başlıyor.
İşin komik tarafı bizim esas oğlan, evlendiği kadının evinin nerede olduğunu bile bilmiyor. Yalnızca cebinde yazılı adresi var. Kayıtlara göre bu evde birlikte oturuyor gözüküyorlar.

Bizimki evlendi ya, yeni hanımı hakkında kendi çapında araştırmalara başlıyor
Öyle ya hanım hanımdır . Hani aynı evde oturmasalar bile acaba ara sıra uğranacak nitelikte bir kadın mı bilmek gerek.
Neyse efendim sonunda kadının kahvelerde sürten alkolik bir kadın olduğunu öğreniyor. Kadın uzun yıllardır hiç çalışmamış ve sosyal yardım kurumundan aldığı asgari geçim parasıyla geçiniyormuş.
Belçika’da eğer eşlerin ikisi da çalışmıyorsa, sosyal yardım kuruluşundan alınan para neredeyse iki misline çıkıyor.
Bizim Belçikalı , eşi resmen çalışmadığı için, sosyal yardım kuruluşundan aldığı maaşı “aile reisi” sıfatıyla ikiye katlıyor. Eh körün istediği bir göz Allah verir iki göz…
Bu arada Belçika otoriteleri evliliği muvasaalı (beyaz evlilik) olduğu gerekçesiyle reddetmez mi?
Haydaa…al sana bir sorun daha…
Bu nedenle dosyayı takip edecek bir avukat tutuluyor. Bunları dinlemek, oturup yazmak bize kolay da aslında bu iş öyle ucuz bir iş değil.
Bu tür olayları izleyen avukatlara neredeyse avukatlık ücreti olarak maaş bağlamak gerekiyor. Bizimki maaş arttı diye sevinirken gelen para avukata gitmeye başlıyor böylece…

Evlilik sessiz sedasız sürerken, altı ay sonra kadın yarı sarhoş bir halde “cici kocasının” çalıştığı lokantaya geliyor ve bir güzel karnını doyurduktan sonra, müstakbel kocasıyla görüşmek istiyor. Hemen aracı tercüman bulunuyor.
Kadın açıyor ağzını yumuyor gözünü.

- Sen ne biçim kocasın, karın aç mı açık mı sormuyorsun, halimi bir bilsen, ne kadar zordayım, maddi sıkıntılar içinde kıvranıyorum."
-
Bizimkinde tık yok, dinliyor. Kadın cici kocasının bu süklüm püklüm halini görünce ses tonunu yükseltiyor ve başlıyor tehditlere.

- Beklemekten bıktım, bana başka evlilik teklifleri geliyor, ama senin yüzünden hepsini reddediyorum. Eğer bana ek olarak ayda 10 bin frank ödemezsen polise gidip, benimle düzmece evlilik yaptığını, benimle birlikte yaşamadığını bir bir anlatacağım.

Esas oğlan ya sabır çekiyor. Ses çıkarmıyor. Daha doğrusu çıkaramıyor…
Öyle ya, aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık.
Türkiye’de olsa ve kendi karısı bir kere öf dese kırar ağzını burnunu ama gel gör ki burası Belçika. Üstelik bu kadına mecbur.
Sinirleniyor ama kadına belli etmiyor.
İçinden küfredip duruyor. Gel de küfretme, sorun üstüne sorun…

Bizimki hemen güvendiği bir dostuna gidiyor. Bu soruna bir çözüm bulunmalı.
Sinirden tir tir titreyerek anlatıyor durumu.

- Abi n’olur gözünü seveyim bu olaya müdahele et. Git şu kadınla bir konuş. Tehdit et, gözünü korkut bir şeyler yap Delireceğim yahu…
- Ulan aslında ben bilirdim Ona yapacağımı ama yatsın kalksın memleketteki çocuklarıma dua etsin. O çocukların hatırı olmasa kırardım ağzını burnunu. Eee tabii mahkumuz ya, dokunulmazlığı var sarhoş karının..Ne yapsa serbest.

Sanki gelin hanımın çok umurunda onun çocukları veya kendisi…
Kadının amacı belli. Üstelik bu tür kadınlarla normal konuşmak bile çok zor. Hani oturup konuşayım desen tartışmanın bir anda dejenere olması neredeyse kaçınılmaz. Her halükarda kadın bela ve kavga çıkartıp polise gitmek için bahane arıyor. Zira kadın da uyanık. Bu da onun geçim yolu…

Güvendiği arkadaşı bizim damatla usulünce konuşuyor, boyun eğmekten başka çare olmadığını anlatarak olayı kapatmaya çabalıyor ve bunda da başarılı oluyor.
Bizimki zaten durumu anlatırken bağırıp çağırıp, bolca küfredip içini döktüğü için sakinleşiyor. Yapacak hiçbir şey olmadığını zaten O da biliyor.

Neticede durumu kabullenerek işinin başına dönüyor ve günde 12 saat çalışma faslı başlıyor.
Eee kolay değil hem patronuna olan borcunu, hem avukat ücretini, hem oturduğu evin kirasını hem de Belçikalı eşinin isteğini haraç parasını ödemek…

Bu mecburi evlilik iki yıl sürüyor ve bizim "gavurcu damat" gerçekten bu dönemde "gavur azabı" çekiyor.
Haraç ödeye ödeye yasal süreyi doldurup, Belçika’daki haklarını alınca ilk iş olarak bu kadından ayrılıyor.

İki yıllık sürede bu paraları ödemek için deliler gibi çalıştığından her gece yatağına uzandığında bedeni sızım sızım sızlarken yeminler ediyor kendi kendine.

- Ah ulan ah, bir sarhoş karının oyuncağı olduk. Ben şu haklarımı bir elde edeyim , senden de bir boşanayım, yemin olsun seni "eşek sudan gelene kadar" dövmezsem…

Ama kadından ayrılıp da çocuklarını Belçika'ya aldırınca bu yeminlerinin hepsini bir anda unutuveriyor.
***

Bizim esas oğlanın Türkiye'deki akrabaları, tanıdıkları ve işin içyüzünü bilmeyen arkadaşları ; "Avrupa'ya gitti hayatı kurtuldu" diyorlardı…

Doğruydu…kurtulmuştu ama “katil olmaktan” zor kurtulmuştu…

Hay kapağı Avrupa’ya atıp da “hayatınızı kurtarma” felsefeniz batsın e mi…

15 Ocak 2008 Salı

Gündeme dair - HEM NALINA, HEM MIHINA 2007



İşte geldik en son güne
Yarın yeni yıl başlıyor
Yaşlandık mı, yol mu aldık?
Düşünmeye yol açıyor

Bazıları aşık oldu
Kimi saçlarını yoldu
Olan yine bize oldu
Yine fırsatlar kaçıyor

Birileri işsiz kaldı
Kimileri çok zam aldı
Adliyeler doldu taştı
Zamanlar aşıp gidiyor

Çuvalla aşağılandık
Korkularla pompalandık
Bombaladık, bombalandık
Fidanlar şehit oluyor

TV’lerde aynı yüzler
Bilinen tekrarlar, sözler
Çevremizde arsız gözler
Ağızdan salya akıyor

Doğayı mahvederlerken
Kirlenmek güzel diyorlar
Batılılık iyidir diye
Kızları kıvırtıyorlar

En iyisi “ açık” olmak
Der de, örtüye kızarlar
Kapalıyken ufukları
“Çağdaşça” caka satarlar

Onlar öyledirler ama
Bu konuya yetmez yama
Gerçi bazen haklıdırlar
Malzeme veririz adama

Kimi örtünür aşk ile
Kimi bambaşka fikirle
Hani örtünü anladık
Bele kadar yırtmaç niye?

İpeklere bürünürken
Yüzlerde kiloyla boya
Annem de örterdi amma
Tülbendinde vardı oya

Demokrasi havarisi
Kesilirken bazıları
Nalıncı keseri misali
Hep kendilerine yontarlar

Halkı küçük göre göre
Küçülüyorlar habire
Potansiyel suçluymuşuz
Bizler onlara göre

Oysa anlamazlar halden
Medet umarlar darbeden
Darbeleri yiye yiye
Memleket geri gidiyor

Sol derlerken kovulurlar
Sol cenahın birliğinden
Altı oku yitirdiler
Bazı partiler(!) eriyor…

Din denince çıldırırlar
İrtica damgası vururlar
Mütedeyyin vatandaşın
Sabrı bu yüzden taşıyor

Gel gör ki vardır bazısı
Elde tespih, başta takke
Bilinmez kimin tazısı
Din maskesi kullanıyor

Gizli işsiz milyonlarca
İşveren vergiden kaçmakta
Sorsan hepsi dürüst amma
Onlar da devletten çalıyor

Var elbette devleşenler
İhaleler hiç bitmiyor
Ama nedense bir türlü
Belli sayıyı geçmiyor

Bürokrat üstün herkesten
Halka bakar hep tepeden
Bu mantık normale inmeden
Zoru başarmak olmuyor

Evrak, kağıt, kürek derken
Bitmiyor çekilen çileler
Düzeleceğiz inşallah
Teknoloji ilerliyor

Öyle böyle diye diye
Erdik yılın bitimine
Ne kazandık , ne kaybettik?
Boş dolmaz, dolu almıyor

Bugün biraz düşünmeli
Kendimize sormalıyız
Vicdan muhasebesi ile
Ruhlarda yol almalıyız

Neden yeni yıla girmek
Taksim’de taciz edilmek?
Biraz yemek, çokça içmek
Gençliğe yazık oluyor

Tadında eğlenmek demek
Kaçırmamak hiçbir dozu
Sağlık bize her dem gerek
Ölçüyü bilen biliyor

Ne örgütler, ne düşmanlar
Kaçırmasın keyfimizi
Hem akılla, hem çalışıp
Yenelim tüm kötüleri

Bir ve bütün olmak varken
Prim verme bölünmeye
Hem iri ol, hem de diri
Paylaş sevgi ekmeğini

İnancınla, tarihinle
Kültürünle, emeğinle
Millet olma bilincinle
Kutla nice devirleri

Gelen yıllar hepimize
Sağlık , mutluluk getirsin
Başarı ve refah ile
Ülkem hep huzura ersin

İyi, güzel her ne varsa
Doğru, dürüst olmak her dem
Mutluluk yakışır halkıma
Bunu diler şair Çiğdem





Çiğdem ALTINÖZ - 30/12/2007

Gündeme dair- Kadın olarak bir kadını anlamak…Ya da…



Fatma Kurtulan ile yapılan söyleşiyi okuduğumda kendimi onun yerine koyarak anlamaya,bir anlamda empati yapmaya çalıştım. (Söyleşinin tamamı yazımın altında)

İnsan olarak, diğer bir insanın çekmiş olduğu sıkıntıları, yaşadıklarının kendisine yüklediklerini, eşi yüzünden hissettiği gerilimi anlamak o kadar da zor değil.

Elbette O da, her kadın gibi sevdiği ile birlikte bir hayatı paylaşmak ister.

Özgürce sinemaya, tiyatroya veya herhangi bir yere korkusuzca gitmek ister. Örnekler çoğaltılabilir ama şimdi buna gerek duymuyorum.

Fatma hanımın Radikal Gazetesi'nden Mesut Hasan Benli'ye anlattıkları belki ilk okunduğunda bir kadın olarak yaşadığı zorluklar açısından okura acıma hissi bile verebilir.
Belki de hedeflenen budur.

Fatma hanımı anlamaya çalışmak için çok da zorlanmaya gerek yok esasen.

Zira askere evladını, göreve eşini/sevdiğini yollayan her kadın aynı hisleri duyar.
Ya çatışma olursa, ya kara haberi gelirse, ya sevdiğime bir şey olursa?

Sevdiklerimiz için endişelenmek insani duygularımızdan.

Bu duygularda kişilerin nerede durdukları çok da önemli olmuyor. Zira sevdiğinizin, önemsediğiniz, parçanız olan veya derin bir bağ ile bağlı olduğunuz kişinin öyle ya da böyle yaşamını yitirmesi, ölüm ne yönden gelirse gelsin acıyı aynı kılıyor.

Acıda ortak payda "kaybetmek"…
Yerini bir daha asla dolduramayacağımız o kayıptan doğan derin, sarsıcı, ezici bir acı.

Bu sebepledir ki haberlerde dikkat kesiliyor, kapımız tıkladığında yüreğimiz ağzımıza gelerek titriyoruz.

Gelelim diğer hususlara…
Fatma hanım eşinin dağa çıkmasının sebebini 12 Eylül’e bağlıyor.

İşte bu noktada aklıma şu soru takılıveriyor.
12 Eylül darbesi sadece Kürtlere karşı yapılan bir darbe miydi?

Elbette hayır.

Bu darbe ülkenin tamamını kapsıyordu ve yapıldığında pek çok kişi mutlu olmadı.

Hapislerde işkence gören, hapse atılmamak için bir şekilde kaçmaya, yakalanmamaya çabalayan binlerce insan oldu.

İnsanların pek çoğu sudan sebeplerle gözaltına alınmış, aylarca hapsedilmişlerdi...Çıktıklarında ise normal hayata uyumları hiç de kolay olmadı.

Kimi Lâzdı, kimi Çerkes, kimi Kürt, kimi Türk, kimi İstanbul’lu, kimi Düzce'li, kimi Ağrı’lı…
Ama bu insanların tamamı dağa çıkmadı.

Bu yelpazede dağa çıkanların hemen hepsinin Kürt kökenli olması düşündürücüdür.

Kürt kökeninden yola çıkarak nedense dağdakilerin ve ovadaki uzantılarının adeta sloganı olan “Kürt sorununu” irdeleyelim.

Sorulduğunda hepsinin var dediği sorunun(!) neler olduğunu bugüne kadar madde madde yazan, söyleyen bir köşe yazarını okumadım , politikacıyı dinleyemedim.

Şu meseleyi gerçekten listeleseler de bilsek.

Ortada yuvarlak bir sorun sözü olmasına karşın ve bu kar topu sorun, itelene itelene sanki bir çığ imiş gibi büyütülmeye çabalansa da açık ve net şekilde belirtilmedikçe sonunda erimeye mahkumdur.

Anadillerini konuşamadıklarından yakınırlar ama yüzyıllardır her Kürt kadını çocuğuna bu dili öğretmemiş ve kendi aralarında konuşmamış olsalardı bu gün Kürtçe diye bir dil olabilir miydi?

Peki sorun fakirlik midir?

Yurt genelinde asgari ücretle geçinmeye çabalayan, işleyecek doğru dürüst toprağı olmadığı için el kapsında ırgatlık eden, tarlasından yeterli ürün alamayıp sıkıntı içinde olan niceler varken, bir lokma ekmek için çocuklarını eve kilitleyip temizliğe gidenler , etini satmaya mecbur olanlar, dilencilik yapanlar, kış yaz demeden amele olmak için kâh titreşerek kâh kızgın güneş altında yanarak saatlerce bekleşen erkekler varken neden bu insanlar dağa çıkmayı, silahlı mücadeleyi seçmezler de çok zor da olsa yaşamla savaşmaya onurlu bir şekilde devam ederler?

Devletin, bürokrasinin her kademesinde Kürtler vardır.

Öğretmen, memur, işçi, iş adamı, milletvekili, bakan hatta Cumhurbaşkanı bile olabilirler.

Ülkenin her yerine gitme, gezme, yerleşme, iş kurma, yaşama, evlenme, çocuk yapma (ki bilinçli olarak en fazla onlar çocuk yapar) hakkına sahiptirler.

Yurt dışına seyahat etme özgürlükleri vardır.Dilerlerse vatandaşlıktan da çıkabilirler.

Özetle, Türkiye Cumhuriyetinin birer vatandaşı olarak tüm vatandaşlara verilen her hakka sahiptirler ama nedense sadece onlardan bir kısmı sorunumuz var diye bağırır, dağa çıkar ve kendilerine her vatandaşa sunulan imkanı sunan devlete baş kaldırırlar. Sivil - asker demeden öldürürler.

Ve ne yazık ki bu bir kısım art düşüncelinin başını çeken ve binlerce insanın katline sebep olan bir eşkiyaya taparlar.

Fatma hanım diyor ki “İstikrar ve barışın tesis edilmesi için Öcalan'ın konumunun önemli olduğunu söylüyoruz. PKK üzerinde de hâlâ varlığı çok önemli bir yerde, PKK'nın lideri, söyledikleri PKK için çok önemli. Dolayısıyla Öcalan'ın toplum üzerindeki etkisi, PKK üzerindeki etkisi itibari ile önemsiyoruz.”

İşte bu noktada, yaşanan acıyı, endişeyi, korkuyu, tedirginliği anlayan bir kadın olarak bu söyleme katılabilmek, Fatma hanımı bu bağlamda anlamak mümkün değildir.

Öcalan’ın toplum üzerindeki olumsuz etkilerini iyice anlayamamış olmanın açık delilidir bu sözler.

Değiştik derken dahi değişmediğinin, Öcalan’lı siyasetin ve onun PKK üzerindeki etkisinin daimi ve değişmez olduğunu , gerek kişi olarak gerekse parti olarak o çizgiden sapmadan yüründüğünün açıkça ifade edildiğinin teyididir bu sözler.

Bir anlamda ülkeyi bölmek istemeyi, etnik kimlik üzerindeki hesapları , kan siyaseti yapmayı kabul etmek demektir.

İşte o zaman sizinle ayrışıyoruz Fatma hanım.
Empati yaparak sizi anlamanın sonu geliveriyor bir anda…

“Biz farklıyız. PKK'nın yarattığı sonuçlar üzerinde var olduğumuz gerçek ama farklıyız. PKK'dan farklıyız. PKK şiddeti benimseyen silahlı bir örgüt, biz demokrasi siyaset yolunu benimsemiş bir yapılanmayız.” Diyor Fatma Kurtulan.

Bu nasıl bir farktır ki bu hem "onlardan var olduk ama farklıyız" derken, hem de "yok birbirimizden farkımız" tavrı sergilersiniz?
Kürt milletvekili olduğunuzu beyan edersiniz de başka partideki Kürt Milletvekillerine "Onlar" dersiniz.
Bilmem farkında mısınız?
Vatandaşları Biz/Siz/Onlar diye ayıran bir bakışa sahipsiniz.Ne acı...

Farklıyız diyorsunuz...Gerçekten öyle mi ?

Eğer siyaset yolunu benimsemişseniz önce terörü lanetleyecek ve bu örgütü tanımam diyeceksiniz. Değiştim diyorsanız önce değiştiğinizi kanıtlayacaksınız.

Sadece Kürt halkının değil, memleketin tüm vatandaşlarının daha iyi, daha güzel bir yaşama kavuşması için çaba harcayacaksınız.

Etnik temele dayanan bir söylemi değil tüm halkı kucaklayan bir söylemi ve davranış biçimini gerçekleştireceksiniz ki inandırıcı olasınız.

Siz Fatma hanım,
Eğer gerçekten farklı iseniz, önce dağdaki eşinizi indirecek ve kendi ellerinizle adalete teslim edeceksiniz ki farkınızı fark ettiresiniz.

Partinizdekilere sizdeki bu değişimi gösterebilmek için önce onlara "aykırı" olacaksınız.

Bu aykırılıkta size alacakları tavırları gözlemleyecek, belki de düşmanca tavırları göğüslemek zorunda kalacak ama anlayacaksınız.

Demokrasi, insan hakları, özgürlük derken "nalıncı keseri" gibi kendinize yontmayacaksınız.

Empatiyi bu kez siz yapacaksınız ki binlerce ananın, babanın, eşin, yavuklunun, yüreğindeki ateşi, o yakıcı kora rağmen "Vatan sağolsun" diyebilmenin erdemini, yaraların deşilmesine rağmen biriz , beraberiz, kardeşiz diyen insanları, onların sabırlarını anlayasınız.

Zor değil mi?

Eğer ülkemde birlik ve beraberlik içinde, hiçbir etnik kimliği ön plana çıkarmadan yaşamak ve huzurlu olmak istiyorsanız, bir takım söylemlerin ardına gizlenmeden, Türkiye Cumhuriyetinin gereklerini yerine getirerek, başka bir emel gütmeden yaşamayı becerecekseniz zor gelmemeli…

Eminim isterseniz başarırsınız.


Çiğdem Altınöz

editör@afyonkocatepehaber.com

Not: Hedef gösterildim diyorsunuz. Eğer öyle olsaydı şimdiye kadar size en ufak bir saldırı olsa bu haberleri duyar ve Milletçe kınardık da.
Türk Milleti PKK mentalitesine sahip olmadığı için , boy boy resimleriniz ilan panolarına asılsa da size zarar vermez Fatma hanım. Korkmayınız.





-------------------------------------------
26 Aralık 2007-Hürriyet
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7922420.asp?gid=180&sz=92194

Yeğeni PKK'lı olan bakan kim?
26 Aralık 2007
"Bir bakanın kuzeni de PKK'lıydı, çatışmalarda ölmüş. Toplumsal bir gerçeklik bu. Ben Kürt sorununun bir sonucuyum. Operasyonlarda nefesimi tutuyorum"

DTP Van Milletvekili Fatma Kurtulan, seçildikten sonra ilk olarak eşi Salman Kurtulan'ın PKK saflarına katılmış olmasıyla gündeme geldi. Daha sonra PKK kamplarında çekilen bir fotoğrafın Kurtulan'a ait olduğu ileri sürüldü. İzmir'de sorgulanan bir itirafçının ifadelerine dayanarak da PKK kamplarında eğitim gördüğü iddia edildi. Aynı zamanda DTP Grup Başkanvekili olan Fatma Kurtulan, son dönemde PKK'nın kaçırdığı sekiz askeri teslim almaya giden ekipte yer almasıyla tartışma yarattı.


Fatma Kurtulan, 'Yaşıyor olması benim için çok önemli' dediği eşi Salman Kurtulan'la ilişkilerini, yakınları PKK'ya katılan diğer siyasileri ve Abdullah Öcalan'a bakışını Radikal Gazetesi'nden Mesut Hasan Benli'ye anlattı.

Bakan yeğeni
Yakını dağda olan sadece ben değilim. Bir önceki kabinede bakan olan ve halen bakan olan AKP'nin etkili isimlerinden bir siyasetçinin amcasının oğlu da PKK içinde. Ancak Bakan'ın yeğeni çatışmalarda yaşamını yitirmiş. Aynı şekilde bir başka AKP milletvekilinin kardeşi var. O da yaşamını yitirmiş. Bu insanları ihbar etmek için söylemiyorum. Demek istediğim toplumsal bir gerçekliktir. O toplumun insanlarıyız ve böylesi bir durumla iç içeyiz. Başka vekillerin kuzenleri var.

Eşim ölse duyardım
Her operasyonda, her çatışmada televizyon karşısında, listeler açıklanırken acaba benim de soyadım okunacak mı diye nefesimi tutuyorum. Ateş düştüğü yeri yakar... Her operasyonda, her çatışmada televizyon karşısında 'Acaba o da var mı?' diyerek nefesini tutarak seyretme durumunu, ancak bunu yaşayanlar bilir. Sonuçta operasyonlar karşısında ben de kaygı duyuyorum. Acaba yaşıyor mu? diye bir endişeye kapılıyorum. Yani umut ediyorum, diliyorum, inşallah bir şey olmaz. Yaşadığını biliyorum. İsimler veriliyor. Roj TV'de kimi gazetelerde yaşamlarını yitirenlerin kimlikleri açıklanıyor. Dolayısıyla içinde yer almadığını biliyorum. Olsa duyarım...

Ocaklar söndü
Kürt sorununun yaratığı bir sonucum. Darmadağın ettiği, söndürdüğü ocaklardan, mağdurlarından, mücadele edenlerinden biriyim. Çocuklar anne-babayı görmedi. Baba çocuklarını görmedi. Eşler ayrıldı. Anneler evlatsız kaldı. Böyle bir gerçeğin ürünüyüz. Her operasyon yapılıyor denildiğinde eminim ki evladı askerde olan aileler huzur bulamıyor. Onlar da benim gibi ya da eşi yada kızı yani yakını PKK'da olanlar gibi televizyon başında haberde isim listelerini kendilerinkini arıyorlardır. Bulmadıkları zaman 'Çok şükür' diyorlardır... Liste açıklanıyor. Öteki taraftan 'benimki değil' diye hem bir sevinci, hem de bir burukluğu iç içe yaşıyor insan. Eşimin yaşıyor oluşu benim için çok önemli tabii...

Dağa çıkma kararı
Salman Kurtulan'la 1.5 yıl evli kaldık. Eşimi oraya gönderen koşulları ben çok iyi biliyorum. 12 Eylül gibi bir dönemi yaşadı. Çocuk yaşta işkence ile, cezaevi ile tanıştırıldı. O çocuk yüreğimizle Maraş katliamını yaşayan bir nesiliz. Akrabayız... Beraberliğimiz boyunca 12 Eylül'de yaşadıkları her zaman aramızda karabulutlar gibi huzurumu kaçırdı. 12 Eylül'de gözaltına alınır alınmaz kayıtlara ölü diye geçen biri. Direkt ölümü listeye geçen biri. Ne oldu sonuç... Soluğu dağlarda aldı... İlk gideceğini benimle paylaştığında onu rüyamda sürekli kanlar içinde gördüm. Ölmüş bir vaziyette gördüm. O da çok zorlandı, sonuçta işin içinde ölümün olduğu bir yol. Çok tercih ederek, severek gittiği bir şey değildi. Benim için hayati bir şeydir. Sonuçta orada kendisini ifade edebileceğine inandı. Benim yapabileceğim bir şey yoktu... (Gözleri dolarak) Benim için de çok zordu. İsteseydim zaten engel olamazdım.

Askerlere tebrik
PKK'nın kaçırdığı ve şu anda yargılanan sekiz askere yılbaşı için kutlama mesajı gönderdim. Askerlerin durumu beni çok etkiledi. Birbirini öldürmek üzere koşullanan iki gücün, 14 gün çok şey paylaştıklarını gördüm. Birbiriyle savaşmadan karşı karşıya duruşları beni çok etkiledi. Kucaklaştık, gözlerinin içleri gülüyordu.

Fotoğraf hedef yaptı
PKK'lı birinin fotoğrafının benim fotoğrafım diye yayımlanmasıyla hedef gösterildim. O fotoğrafı görünce o an düğmeye basıldığını düşündüm. Kurban olarak değişik zamanlarda birilerimiz seçiliriz. Dönemin kurbanının ben olduğunu düşündüm. O fotoğraftaki ben değilim zaten. 15 gün çok kötü işlendi, ana haberlerde yer aldı. Milliyetçi kesimlere hedef gösterildim. Sokakta hemen tanınan biri oldum. Mesela sinemaya gitmek, yürümek alışverişe gitmek biraz dolmuşa binebilmek bunların hepsi kısıtlandı. Bana yönelik kampanya tepki topladı. Van mitingine gittiğimde insanların büyük bir öfke içinde olduğunu gördüm. 7'den 70'e herkes çocuklar bile 'Biz senin yanındayız abla' diyorlar.

Taban PKK'lı
Meclis'i sorunların çözüm yeri olarak görüyoruz. PKK'nın oluşturduğu bir kitle üzerine siyaset yapıyoruz. Böyle bir tabanımız var. Dolayısıyla da bizim siyasetimiz de onların hassasiyetlerine göre olmak durumundadır.
İşte '75 Kürt milletvekilimiz var' deniliyor. Biz onlar gibi davranamayız.
Onların da bir çok yakını PKK'da. Yakınlarını yitirenler de var.
Biz farklıyız.
PKK'nın yarattığı sonuçlar üzerinde var olduğumuz gerçek ama farklıyız. PKK'dan farklıyız. PKK şiddeti benimseyen silahlı bir örgüt, biz demokrasi siyaset yolunu benimsemiş bir yapılanmayız.

Öcalan'ı önemsiyoruz
İstikrar ve barışın tesis edilmesi için Öcalan'ın konumunun önemli olduğunu söylüyoruz. PKK üzerinde de hâlâ varlığı çok önemli bir yerde, PKK'nın lideri, söyledikleri PKK için çok önemli. Dolayısıyla Öcalan'ın toplum üzerindeki etkisi, PKK üzerindeki etkisi itibari ile önemsiyoruz.

Gündeme dair - KURBAN OLAYIM



Hamd olsun ki Allah nasibetti ve bir bayrama daha eriştik. Ne mutlu bizlere...
Yine Kabe'ye milyonlar akın etti ve "Hacı" oldular. Ne mutlu onlara...

Bilenler usulüne uygun kesecek kurbanını...
Bilmeyen, daha doğrusu bilemeyen, öğrenememiş olanlar da bir şekilde halletmeye
çabalayacak.

Televizyonlarda geçen yıllarda olduğu gibi yine kaçan hayvanlar, kesilen kurbanların kanları ve artıkları, hastahanelere yetişen yaralıların haberleri okunacak , filmleri gösterilecek.

Bazıları seslerini yükseltip "Nedir bu böyle her sene, çağdaşlığa yakışmıyor, hangi çağda yaşıyoruz, kan görmek istemiyoruz, gitsinler falanca ülkede, filanca yerde kessinler, çocuklarımızın ruh sağlığı bozuluyor" türünden bir torba lâf söyleyecek...

Bazıları ille de hayvan kesmek gerekmez, Kur'an öyle demiyor, şöyle diyor türünden ahkâm kesecek.

Velhasıl, daha çok büyük şehirlerde sorun olan(!) kurban kesme faslı (ki bence bunda belediyelerin suçu var), adeta belli azınlıkların koro halindeki bu feveranları , ülkenin tümündeki insanların suçlanmasına dönüşecek ve medyanın da bu aykırı sesleri körüklemek adına aynı sahneleri onlarca kez göstermesi neticesinde halk yine ağız tadı ile bir Bayram geçirmeyecek duruma düşürülecek.
Esasen istenen de bu...Bu şekilde yaygaralar ile insanların kendilerini suçlu hissetmeleri ve kurban kesme adetinden vazgeçmeleri sağlanmalı...

Aynı koro bir zamanlar Hac ibadetini yerine getirmek isteyenler için de " her sene gitmek de neyin nesi?, milyonlarca dolar kaybımız oluyor, Arapları daha da zengin etmenin ne manâsı var" türünden sözler söylerlerdi bir zamanlar. Ramazan için söylenenleri yazmayalım,bilenler bilir zaten.
İşte son yıllarda sıra kurbana geldi.

Bakınız kutsal kitabımızın Hac suresinde neler yazıyor:

26 - Bir zamanlar Kâbe'nin yerini İbrahim'e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.
27 - İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler.

28 - Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar; Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O'nun adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun.

29 - Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Kâbeyi tavaf etsinler.

30 - Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.

31 - Allah için, O'na eş koşmayan, O'nun birliğine inanmış kimseler olun. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma sürüklediği şeye benzer.

32 - Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse, şüphesiz o kalblerin takvasındandır.

33 - Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i atik (kâbe) de son bulurlar.

34 - Her ümmet için Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O'nun adını ansınlar diye bir mabed yapmışızdır. Hepinizin ilâhı bir tek ilâhtır. Onun için yalnız O'na teslim olan müslümanlar olun. (Ey Muhammed!) Allah'a itaat eden alçak gönüllüleri müjdele.

35 - Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.

36 - Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz.

37 - Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.

38 - Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez.

Üşenmeyip biraz okusalar ve birazcık düşünseler veya kendi hakları söz konusu olduğunda dünyayı ayağa kaldırmayı bildikleri gibi, kendilerinden farklı düşünenlerin inançları gereği üzerlerine Vacip olan bir eylemi gerçekleştirme hakları olduğunu düşünseler zannederim bu kadar cıngar çıkmaz.

Yok amaçları daha farklı ise cevabı yine Kur'an'da bulmak mümkün.

45 - Nice memleketler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları yok ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) Nice terkedilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.)

46 - Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.


Ne diyeyim...Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Siz değerli okurlarımın, dostlarımın, arkadaşlarımın, inananların ve tüm İslam aleminin mübarek Kurban Bayramını kutluyor, nice bayramlara erişmeyi ve ağız tadı ile huzurlu bayramlar geçirmenizi diliyorum.

Hacca giden bütün din kardeşlerimizin hac ibadetinin Allah katında makbul ve mebrur olmasını Yüce Mevla’dan niyaz ediyorum.

Sözümüzü bir şiirle bağlayalım.

KURBAN OLAYIM

Bayramdır kutlanan inananlarca
Tekbirler yükselir hep milyonlarca
Yaratıldık nuruna ol Muhammedin
İnancın kaynağına kurban olayım

Kimisi der kan gölü oluyor her yer
Kimi hayvan hakkından her dem bahseder
Bilenler konuşmaz da bilmeyen söyler
Sabredip susanlara kurban olayım

Bin beş yüz yılı geçen zamanda
İnanmış insanlar adak sunmaya
İnsan hakkı saymayıp hor görenler var
Kültürü yaşatana kurban olayım

Nedir bunun hikmeti düşünülmez de
Her sene saldırırlar aynı sözlerle
Hani becerseler yasak ederler
Hayvan hakkı derken etleri yerler

Arenada boğayı şişlerler zevkle
Domates savaşında kıpkızıl her yer
Faşinglerde bira ve sidik kokusu
Bu saçmalıkları kınamaz kimse

Akledilmez nedense kurban niyedir?
Allah’a fedanın ölçüsü nedir
İbrahim’in sünneti, bizlere vacip
Kevser’i verene kurban olayım



Çiğdem Altınöz

Gündeme dair - Yine yürekler yandı…



Kalleşçe yapılan saldırılara bir yenisi eklendi ve bağrımıza kor düştü.
Ateş düştüğü yeri yakar derler ama öncekinin sızısı dinmeden gelen yeni şehit haberleri tüm yurdu yasa boğdu ve ateş aslında hepimizi yaktı.
Eline bayrağımızı kapan çoluk, çocuk, yaşlı, genç sokaklara döküldü.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan itidal çağrısı yaptılar mecburen. Ancak yara derin ve sancılı, yara tedavi olmaz durumda iken insanlara ne dense boştur.

İnsan canı yandığında bağırmak, ağlamak ister.
Canını yakanın da canını yakmak ister içgüdüsel olarak.
Halkın sokağa fırlaması, slogan atması bu can acısının tezahürüdür.
Elbette hepimiz biliyoruz ki can yakmak bizim işimiz değil.
Bağrımızda yetişen, gözümüz gibi kıymetli ordumuz, ne yapılması gerekiyorsa yapacaktır ve yapıyor. Gelen haberlere göre otuz iki terörist öldürülmüştür. Ardı da gelecektir.

Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize sabırlar diliyorum.

Gelelim şu Barzani ve Talabani denen hilkat garibelerine….

Bu adamlar Saddam zamanında ülkemiz tarafından korunmuş, beslenmiş, ceplerine diplomatik pasaportlar , paralar verilerek diğer ülkelere giriş-çıkışları sağlanmış kişiler iken, şimdi ne oldu da birden bire PKK savunucusu oluverdiler?
Bitleri kanlanınca kendilerini çok önemli şahsiyetlermiş gibi görerek ahkam kesmeye başladılar.
Talabani Irak’ın cumhurbaşkanı oldu da ne oldu?
Amerikan istilasında bulunan bir ülkenin cumhurunun başı olsan ne yazar?

“Türkiye’ye hiçbir kürdü teslim etmezmiş. Hatta bize bir kedi bile teslim etmezmiş.”
Niye acaba? Kedinin bacağını ayıracağımızı bildiğinden mi ?
Ancak Talabani iyice bilmelidir ki kediler nankör hayvanlardır. O sakin halleri, çıkarlarına el uzatıldığı anda biter ve keskin tırnaklarını sahibine bile geçiriverirler. Kucağına aldığı kedilere dikkat etsin, benden hatırlatması…

Talabani, Barzani ile birlikte sırıtarak yaptığı basın toplantısında “PKK liderleri Kürdistan’ın yüksek dağlarında saklanmış durumda, Türk ordusu tarafından yakalanamayan bu liderleri biz nasıl yakalayabiliriz. Bu bir hayaldir”” derken, kararlı tutumumuz karşısında paçaları tutuşunca, onlarla görüşüp silah bırakmaya çağırdığını söyleyebiliyor.
Demek ki terörist liderler bilinen yerlerdeler ve telefonları da Talabani’de mevcut.

İşte bu ifadesi bile Talabani’nin Irak’ın sözde cumhurbaşkanı olduğunun tescilidir.


Ya şu Barzani’ye ne demeli ?
PKK’ye bir plan teklif edersek ve onlar da bunu kabul etmezse onlara terörist diyecekmiş.
Türkiye Kuzey Irak’a girer de halka saldırırsa kendilerini koruyacaklarmış.
Sen kimsin ki be adam? Sen onlara terörist desen ne olur demesen ne olur?

Bu Barzani, Saddam’ın zulmünden kaçan beş yüz bini aşkın Kürt bize sığındığında nerede yaşamaktaydı acaba?
Biz o dönem “aman Kürtler bize saldırıyor” veya “sınırımızda ihlal var”gerekçesi ile kendimizi korumaya almak maksadıyla hepsini boğazladık mı?
Yoksa şefkat ellerimizi uzatıp, yaralarına merhem mi olduk ?

Biz ciddi bir devlet olarak bu PKK denen ve terör örgütü olduğu tescil edilmiş çapulcular güruhuna bir de plan, proje mi götürecektik?
Ne cahilce bir düşünce tarzı.Tam Barzani’ye göre bir söylem.

Ülkesi kilometrelerce uzaktan gelenler tarafından işgal edilmiş olmasına karşı yurdunu savunmaktansa işgalcilere yataklık ve yalakalık eden birinin, halkının Saddam’dan kaçıp bize sığındığını unutarak, Türkiye ülkesine girerse kendilerini savunacağını söylemesi ise tam bir trajikomik durumdur.

Barzani, eğer ülkesini savunmayı diliyorsa; her gün onlarca vatandaşını birbirine kırdırtan, “Sizi Saddam’dan kurtaracağız ve demokrasi getireceğiz” vaadi ile ülkesine çöreklenenlerden kurtulmak için eyleme geçseydi, bize söylediği sözleri anlamlı olabilirdi.

Kendini sözde Kürdistan cumhuriyeti cumhurbaşkanı olarak hayal eden ve geçmişini de içinde bulunduğu acıklı durumu da tam algılayamayan , son yıllarda ABD tarafından sırf petrol ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için dama taşı olarak kullanılan ve sırtı sıvazlanan bu zavallının akıbetinin hiç iyi olmayacağını söylemek pek de kehanet olmasa gerek.

Sömürgeleşmiş bir ülkede yaşayan, bu durumdan ülke vatandaşı olarak hiçbir kaygı duymayan ve hatta bundan istifade etmeyi görev bilen, ülkesinin fiili olarak ayrışması için zemin hazırlayan bu zavallılar tarih önünde düştükleri suçlu konumundan kurtulamayacaklardır.

Zira Tarih; vatan hainlerinin, sapkın liderlerin ve Firavunların hazin sonlarını ibretle anlatır.

ZOR



Zor...
Bir şey var iken yok kabul etmek
Ya da var olduğunu bildiğini yoklaştırmaya çalışmak…
Kafandan , yüreğinden çıkmasına çabalamak…
Çıkmayacağını bilmek ama belki unuturum diye kendini kandırmak

Zor…
Olmayacak bir şeyi oldurmaya uğraşmak
Yürümeyecek arabayı yürütmek gibi…
İtelersin belki bir zaman ama neticede motor asla çalışmayacaksa itmenin anlamsızlığını da bilirsin hani…Yine de itelersin bir müddet. Yorulursun…Ümidini kesersin sonunda, bırakırsın. Kollarının kasları ağrır birkaç gün. Bu ağrı anımsatır sana yaptığını…
Yürekle ilgili olan ağrıyı anlatmayacağım. Her yüreğin ağrısı kendine…

Zor …
Kendini kandırmak.
Ve kendini kandırırken birilerini de sana inansınlar diye kandırmaya uğraşmak…
Oysa sen kendini ikna edemedin ki…
Nasıl kandırabilirsin bir başkasını? Başkalarını?

Zor
Sahteleşmek
Tek doğruyu bilirken
Hücrelerine işlemişken doğruluk, vazgeçmiş gibi yapmak
Beyninin kıvrımlarında hapsetmeye çalışmak.
Maskeler takmak bir süre. Oysa maskenin ardındaki sensin.

Zor
Aklın ve beynin, kalbe ters düşmesine devam etmek
Oysa bir ve beraber olduklarında huzurla uyuyabilirdin önceleri.

Zor
Kendinle kavgalı olmak
Bilmek, bilmemekten gelmeye çalışmak ya da öyle göstermek.
Bildiğini bilmiyormuş gibi yaparken içinde kıvrım kıvrım kıvrılarak kafasını yüreğine uzatan o yılanı fark edip, kafasını kesmeye kıyamamak.

Zor,
Uzakta olmak…
Yakınlaşmayı delicesine isterken uzaklığı belki bir anlamda kalkan yapmak.
Ya da yakına gelince uzaktan görünür muhteşemliğin ince detaylarda kaybolduğunu anlamak…
Nice uzaklar var yakın gibi, nice yakınlar var öylesi ırak…

Zor
Uçurumdan yuvarlanmaktaymış gibi olmak.
Bir dala tutunmak çaresizce.
Düşmemek adına ya da o bilinmeyen çukura çekilmemek adına o dala sımsıkı sarılırken kendinle yüzleşmek.
Hangisi doğru?
Düşmemek için mi sarılmak ? Çekilmemek için mi?
Ki çekilmeye çalışıldığın o çukurun bataklık olduğunu ya da senin cehennemin olduğunu biliyorsun. Belki de çoktan o cehennemde yanmaktasın.

Zor
Sabahı beklerken akşamı etmek…Zaman nasıl geçti bilememek..Ardından geçen zamana ve kendine kızmak, pişmanlık ve mutluluğun kallavi bir kahvenin telvesi gibi içine çöktüğünü hissederken, terk etmeyi, kaçmayı düşlemek.
Oysa kolay değildir kendinden kaçmak. Nereye gidersen senle gelecek çünkü gölgenden yakın.

Zor
Değersiz gördüğün/sandığın bir taşı fırlatıp atmak
Değerliyse diye ikilem içindesin zira.
Çünkü biliyorsun kendinden kattıklarını.
Ya Onu, sence değersiz kılan özelliklerin sende de olduğunu bilmektesin.
Ya da taş yerinde ağırdır demektesin.

Oysa bilmiyorsun sendeki mücevheri gören başka gözleri.
Bildiğini sanıyorsun ama bilmiyorsun.
Hani bir şiir var ya; tıpkı onun işaret ettiği noktada durmaktasın.

Cihân-ârâ cihân içindedür, ârâyı bilmezler.
Ol mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler"

Zor
Birinde görüp hoşlanmadığını, kötü olduğunu bile bile kendine yapıştırarak bir başkasına yapmak.
Bunu yaparken tertemiz sayfalara kara mürekkep dökmekle yapılanın örtüleceğini sanmakla beraber o sayfaya yeni bir başlangıcı da yazmaya çabalamak...

Zor
hem yapmak, hem yıkmak
beyhude zamanlarda gezinmek
deniz kıyısında kumlara yazmak doğruyu.

Biliyorsun ki yazdığın doğru az sonra gelen dalgayla silinip yitecek ve yazdığın doğruyu sadece sen bileceksin.
Ama bir yandan da kuma bile olsa yazdığın için rahatlayacaksın.
Sonra şiirler yazacaksın sayfalarca
İsyanlara gebe şiirler.
Altına bir not düşeceksin çaresiz.

“kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım Ya Rabbelalemin”



29 Ekim - 05.Kasım.2007

Kafamızın önü /arkası





















Başımızın ne işe yaradığını az çok biliriz.İçinde beynimiz olduğunu da…
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren beyinle ilgili bilgiler çoğaldı. Son yıllardaki çalışmalar neticesinde, beynin çok karmaşık ve sanıldığından çok daha yetenekli olduğu anlaşıldı.

Önceleri, zekânın beynin büyüklük ya da küçüklüğüyle orantılı olduğu sanılıyordu. Fakat, bunun da doğru olmadığı, beynin kıvrımlarının gösterdiği artışın zekânın asıl kaynağı olduğu anlaşıldı. Her hücrenin diğer hücrelerle yapmış olduğu birleşmeler arttıkça bu kıvrımlar da fazlalaşıyordu.

Çarpıcı bir benzetmeyle, insanı bir bilgisayara benzetirsek, beş duyumuz klavyeyi, bilinçaltımız ise hard diski temsil etmektedir.
Davranışlarımız ise hard diskten ve klavyeden gelen bilgilerin görüntülendiği monitöre benzetilebilir.
Sonuç olarak, davranışlarımız, iç programlarınızın hayata yansımalarıdır.

İşte bu noktada yazımızın başlığına açıklık getirmek gerek.
İç programlarımızın bir bölümü, yüksek sesle ifade edemediğimiz duygu ve düşüncelerimizdir.
İçimizden geçirdiğimiz ama yüksek sesle söylersek çevremizin belki hoşuna gitmeyeceğini , belki de bizi yanlış değerlendirerek bizden uzaklaşacaklarını sandığımız düşüncelerimizi içimizde, bir deyişle de beynimizin arkasında saklı tutarız.
Konuşma kültürümüzde sıkça rastlanan bu söz, şüphe duyulduğunda ifadelendirildiğine göre (örnek: kim bilir kafasının ardında neler var?) saklamakta pek de haksız sayılmayız.

Aslında kafamız diğer söylemle beynimizin önü arkası yok. Bu bizim geliştirdiğimiz bir söz.

Beyin sağ ve sol lob olarak ikiye ayrılıyor.
Sağ beyin vücudun sol yanını kontrol eder. Sol beyin ise vücudun sağ yanını kontrol eder.
Bu gerçeğin karşısında bir an solcuların aslında sağcı, sağcıların da aslında solcu olduğunu düşünüp güldüm kendi kendime. Neyse, konumuz espri yapmak değil.

SOL LOB: Sözcükler, Mantık, Sayılar, Ardışıklık, Matematik, Analiz, Listeleme, Konuşma, Yazma işlerine bakıyor.
SAĞ LOB: Ritim, Müzik, Bütünü görme, Hayâl gücü, Hayâl kurma, Sentez, Renkler ve şekiller, Üç boyutlu düşünme, Görüntülerle uğraşıyor.
Beynin bu işlerine bakarak kendi beyninizin hangi lobunun daha fazla çalıştığın, önde olduğunu da anlayabilirsiniz.
Konuyu biraz daha açarsak,

MANTIKSAL SOL BEYİN:
* Kelimelerle, sayılarla düşünür. Yani, sol beynin anahtarı kelimeler ve sayılardır.
* Yazma işini kelimelerle yapar.
* Zor ve karmaşık işlerde verileri adım adım uygulayarak ve zorlukla ilerleyebilir.
* Her şeyi bir anda algılayamaz.
* Ayrıntılarla ilgilenir. Örneğin, gül bahçesindeki tek bir güle odaklanır.

DUYGUSAL SAĞ BEYİN:
* Görüntülerle düşünür. Anahtarı, görüntülerdir.
* Dili en hoş ve çarpıcı şekilde, duygusal ayrıntı ve sembollerle kullanabilir.
* Zor ve karmaşık bağlantıları kavrayıp çözebilir.
* Birçok farklı şeyi bir anda algılayabilir.
* Adım adım ilerler. Aynı anda çok şey düşünür.

Tüm bunları niye yazdım ?

Beynimizin işlerini mantıksal ve duygusal olarak ayıranlar bize kendimizi daha iyi tanıyabilmemiz için lobların işlevlerini maddelemişler.

Dikkat edilirse bu işlevler arasında iyi ve kötü düşünceler gibi bir madde yok.

Kafamızın içinde dolaşan tilkilerin beynin oluşumu ile direkt ilgisi olduğunu da zannetmiyorum. Yani doğarken tilkilere sahip olarak doğmuyoruz.

Galiba işte bu noktada devreye kalb/nefs /ruh gibi kelimelerin girmesi gerekiyor. Kalb deyince yüreğin bölümlerini, işleme sistemini anlatacağımı sanmayın.
Ben daha çok kan pompalama işlevine değil diğer işlevine dikkat çekmek isterim.

Kalb: Gönül. Yürek denilen, et parçasına yerleştirilmiş nûrânî ve mânevî kuvvet.
Nûrlu, temiz kalb, iyiliğe uymayı sever. Kararmış denilen kalb ise kötü arkadaşa, nefse, şeytana uymaktan hoşlanır.
Nefs; benliğin çirkin, kötü ve isyankar davranışlarına denir. Bedensel istek ve arzuların tümünü kapsar. Nefsin özellikleri; yalancılık, zulüm, gurur, şehvete aşırı düşkünlük, öfke, kin, cimrilik, v.s.dir.
Ruh; Allah’ın dilemesi ile insana yansıyan ve ona hayat veren ilâhî bir kudrete denir,
Yaratıcı ile insan arasında ilâhî bir ceryandır. Benliğe güzel ve iyi sıfatların kazanılması için, ona gerçekleri hissettiren ilâhî bir güç. Dünyadaki görevini nefsle birlikte sürdürmektedir.
Nefs ruhun cereyanını hissettikçe, onunla ilgisi arttıkça yücelmektedir.

Elbette amacım dini bilgiler vermek değil. Zira bu konuda kendimi asla bilgili olarak görmüyorum. Ancak başvurduğum kaynaklardan edindiğim bilgiler ve kendi düşüncelerimin paralelinde diyebilirim ki Kalb, Nefs ve Ruh üçlüsünün uyum içinde çalışması durumunda beynin ön ve arkasında tilkilerin dolaşmayacağı da bir gerçek.

Bu üçlü istesek de istemesek de hepimizde var olduğuna göre onları iyiye, güzele motive edebilirsek, buna paralel olarak beynimiz de bu üçlünün sağlıklı çalışmasından etkilenerek çok daha verimli çalışacaktır ve sonuçta hepimizin daha iyi, başarılı insanlar olmasına sebep olacaktır.
Hal böyle olunca da zannederim ki beynimizin arka tarafına ittiğimiz, açık yürekle söyleyemediğimiz düşünceler de ya tamamen yok olacak ya da en aza inecektir.
En aza inenleri de toplumla açık yüreklilikle paylaşmak, bizi zannettiğimiz gibi alçaltmaz, tam tersi dürüst, açık, net insanlar olduğumuzu gösterdiğimiz için yüceltir de…

O tür (benim tilkiler diye adlandırdığım) düşüncelerin olmadığı, sağlıklı beyin, kalb, nefis ve ruhlar belki de bir anlamda insan-ı kamil denilen mükemmele yakın bir insan olmamızı sağlayacaktır.
Böyle insanlar var oldukça, çevrelerinde o insana duyulan saygı da pekişecek ve hatta pek çoğuna da önderlik edebilecek, kişilerden gördüğü sevgi, saygı ve yüklendiği misyon gereği diğer olumlu ve güzel vasıfları da üzerinde taşımaya aday olduğunu fark ederek kendisine iyi ve olumlu ne varsa yükleme arzusu duyacaktır.

Tıpkı bilgisayarımıza korumak adına araştırıp bulduğumuz en iyi programları yüklediğimiz ve virüslere karşı koruma duvarı ördüğümüz gibi.

Bu yazıdan kendine pay çıkaranların olacağını umarak hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.



Afyonkarahisar 2007-05-02