15 Ocak 2008 Salı

BİZİM SADDAM




Uzun boyu, esmer teni, kapkara gözleri ile yakışıklı bir delikanlıydı.
Ustasının peşinden eve girdiğinde gerek giriş biçiminden gerekse davranışlarından saygılı biri olduğunu anlayıverdim.

Ustası hangi aleti ve malzemeyi isterse koşup getiriyor, çalışırken ustasıyla tatlı tatlı sohbet ediyordu.
Şakacıydı üstelik ama asla sulu değildi.

İş epey uğraştırdı onları.
Yorulmuşlardır diye yeni demlediğim mis gibi kokan çaydan doldurdum bardaklara, yanına da bir tabak bisküvi hazırlayıp götürdüm.
Gözleri ışıldadı çayı görünce. Anladım ki benim gibi O da seviyor çayı.
Sessizce çaylarını içip işlerine devam ettiler.
İş bitince de geldikleri gibi sessizce , saygılı bir şekilde gittiler.

Bir hafta sonra bu defa evimizin yanına yaptırdığımız taş eve su tesisatı çekmek için geldiler.
Gözlerinin içi gülüyordu. Gülünce daha da yakışıklı oluyordu.
Bu kez iş daha uzun sürecekti. Yemek vermeliyim diye düşündüm.

Akşam olmuştu. Gidip mangalı yaktım ve ızgara yapmak için hazırladım. Koca bir tabak salata, zeytinyağlı taze fasulye de koydum sofraya.

Bahçede bir yandan yemekleri yedik, bir yandan mangalda kokular saçarak pişen tavuk kanatlarını bekledik. Mübareğin kokusu dünyayı tutuyor, pişmesini beklerken insan kedi gibi oluyor. Sohbet koyulaştıkça koyulaştı.

Usta yaşadığı trafik kazasını anlattı. Traktöre vurmuş arabasıyla. Yarı ölü imiş hastaneye yetiştirdiklerinde. Tüm kaburgaları kırıkmış. Direksiyon karnına girmiş zira.
Aylarca yaşam savaşı vermiş gariban. Sonra düzelmiş ve yeniden çalışmaya başlamış.

Ustası konuşurken O saygı ile dinliyor, söze asla karışmıyordu.
Geçen gelişlerinde de bu sefer de bir şey dikkatimi çekmişti.
Ustası ismiyle hitap etmiyordu Ona…

Saddam diyordu sadece.
İsmi Saddam olamazdı.

Merak ediyordum ama bir türlü punduna getirip soramıyordum.

Yemek bitti, sofrayı kaldırdım.Güzel birer kahve yorgunluğa iyi gelirdi.

Kahvelerimizi içerken dayanamayıp sordum.
- Neden sana Saddam diyorlar?

Güldü.
Bembeyaz dişleri vardı.
Ne kadar gençti, ne güzel bir çocuktu.

- Ben küçükken Saddam savaş yapıyormuş. Televizyonda bahsedilirken durup dinlermişim.
- Evdekiler beni ismimle çağırdıklarında yanlarına gitmezmişim ama “Gel Saddam” dediklerinde hemen koşarmışım.

- Bir, iki denemişler. Bakmışlar gerçekten kendi ismimle söylendiğinde dediklerini yapmıyorum, bizimkiler de başlamışlar Saddam şunu yap, Saddam onu yapma demeye. Ben de öyle çağırılınca hep söz dinlemişim. İşte o gündür bu gündür herkes bana Saddam der.
İsmim söylendiğinde kimse tanımaz ama Saddam dediler mi bilirler ki benden bahsediliyor.

- Kaderin benzemesin İnşallah, dedim.

Kahve sonrası işlerinin kalanını bitirmek için kalktılar.

Oldukça uzun sürmüştü işleri. Bu kez yine çay götürdüm, sevinerek içtiler. Gecenin ilerleyen bir vaktinde işi bitirip gittiler.

İşte bizim Saddam’ı böyle tanıdım.

Son görüşmemizin üzerinden on beş gün ya geçmiş ya geçmemişti.
Bir telefon geldi.
Saddam’ı biçerdöver ezmiş.
Nasıl olurdu ki ?
Zira ekinler toplanalı çok uzun zaman olmuştu.

Meğer akrabaları yeni bir biçerdöver satın almış.
Aracın getirileceği gece heyecanla onları beklemiş. Hatta çay demlemiş içsinler diye.
Sabah gündüz gözüyle biçeri görmek hem de hayırlı olsun demek istemiş.
Annesi o sabah kahvaltı yaparken, çok ısrarcı olmuş gitmek için.

- “Daha dün gece getirdiler, nasılsa gideriz oğlum, acelen ne” demiş kadıncağız.
- Olur mu anne ayıp olur kalk gidelim, diyerek kadıncağız daha yemeğini bitirmeden kahvaltı tepsisini önünden alıp mutfağa götürmüş.

Sonra da torbasını hazırlamış.
Hayırlı olsun dedikten sonra bir yere gidecekmiş. Üzerini değiştirmek istediğinden giyeceği giysilerini koymuş naylon poşete.

Evdekiler takılmışlar Ona elinde torbayı görünce.

- Ne o Saddam bir yere mi gidiyorsun demişler.
- Evet göçüyorum, göçümü hazırladım, demiş.

Biçerdöverin yanına geldikleri zaman saygılı bir şekilde “Hayırlı uğurlu olsun, Allah hata, kaza vermesin “diye dua etmiş.

Akrabaları ile aracın olduğu yerde sohbet etmeye başlamışlar.

Biçerdöver kışın nerede dursa daha iyi olur, orası mı uygun olur, şurası mı diye konuşup aracın uzun süre park edeceği yeri belirlemek için sohbet ederlerken , biçerdöver üzerinde şöför olmadığı halde birden hareket etmiş.

Telaşlanmışlar.
Daha dün gece geldi araç. Bayır aşağı kaydı mı derede parçalanır alimallah.

Saddam uzun boyu ile bir hamlede çıkmış araca durdurmak için ama nasıl olmuşsa olmuş geri giden araç Saddam daha şöför mahalline geçemeden derme çatma barakanın tavan tahtasına sıkıştırıvermiş.

Hemen hastaneye götürmüşler.
Hastanede doktorlara olayın nasıl olduğunu anlatmış, hastane polisine ifade de vermiş üstüne üstlük.
Doktorlar muayene ettikten sonra “Bir şeyin yok evine gidebilirsin” demişler.

Babası eve getirmemiş ne olur ne olmaz diye, hastane yakınında oturan bir akrabalarına gitmişler…
Birkaç saat geçmeden, Saddam hastalanmış.
Alelacele koşmuşlar aynı hastaneye yeniden.
Bu sefer gencin durumu hiç hoşlarına gitmemiş doktorların. Hemen bir ambulansa koyup üniversite hastanesine göndermişler. Üniversite hastanesine öyle yakın bir yerde değil ki…Varabilmeleri için iki buçuk saat geçecek…
Hastaneye gelir gelmez derhal ameliyata almışlar Onu. Umutlanmış babacığı…
Ameliyat edilmiş ama ne çare ki fayda etmemiş.

Çünkü safra kesesi patlamışmış.

Doktorlar babasına “Oğlunuzun ödü patlamış, eğer karaciğer filan patlamış olsaydı mutlak çare bulurduk, ama öd patlamasından ötürü zehirlenme yapmış, geç kalınmış demişler.
Bizim Saddam o gece ruh teslim etmiş hastanede…

Uzun boyu, esmer teni, kapkara gözleri ile yakışıklı bir delikanlıydı.
Daha on sekizine basalı birkaç ay olmuştu.

Asıl ismi Ramazan’dı.
Ramazan ayına bir hafta kala göçtü gitti işte…

Aklımda saygılı duruşu, kara gözleri, dal gibi uzun boyu, bembeyaz dişleri kaldı.
Bir de Saddam denince mahcup gülüşü…


24- Eylül -2007….Teyzesine baş sağlığı dilemesine gidip döndükten sonra….

Hiç yorum yok: