23 Ocak 2008 Çarşamba

Köy enstitüleri konusunun düşündürdükleri…



















Buraya yazacaklarım kesin hükümler olmayıp sadece gözlemlere dayanmaktadır ve benim bakış açımı yansıtmaktadır. Bu sebeple bir kişiyi veya kurumu hedef almıyorum.
Bu yazıyı hazırlarken elbette kaynaklara da başvurdum.
Bazı alıntılar da yaptım ki okuyup birlikte irdeleyelim.

Köy Enstitülerinin kuruluş amacı görünürde Anadolu'nun aydınlanması olsa bile bence ardında yatan başkaca sebepler de vardı.Neticede sadece köylünün eğitilmesi başlı başına bir ise yaramayabilirdi.

1923 Yılında İzmir İktisat kongresinde ortaya atılan bu fikir kısa surede benimsenerek fiiliyata geçildi ve kısmen başarıldı.

İzmir İktisat Kongresinde ” liberal ekonomi” modeline uygun olarak “ faydacı eğitim” felsefesinin benimsenmiş olması ve bu fikrin oncusu Johhn Dewey’in 1924 yılında Türkiye’ye davet edilmesi bir plan ve program dahilinde oldu.
Neticede köye eğitim hizmeti 1936 da başladı. Gerçek olan su ki o tarihlerde 35.000 köyde ilkokul yoktu. Üstelik 16 Milyon nüfusun 12 milyonu ise köylü idi.(Bunlardan erkeklerin % 76.7 sı, kadınların ise % 91.8 i okur- yazar değildi)
1926 yılında açılan “ Köy Muallim mektepleri" ne katilim heyecanlı oldu.
1936 da deneme amaçlı başlayan “ Köy Enstitüleri” 1940 da yasallaşarak
Türk Eğitim tarihinde doğan bir reform oldu.

1936 yılında başlayan bu süreçte birçok genç eğitim alarak hem köyüne hem de yurdun dört bir yerine hizmet verdi. Bu okullar 1950 yılında da kapatılma sürecine girip 1954 de kapatıldılar...Belki bu okulların kapatılma suçu Menderes dönemine yıkıldı ama bu her zaman yaptığımız kolaycılıklardandır.

Hiç kimse nedense gerçek nedeni irdelemek, incelemek, öğrenmek ve bu bilgilerini toplumla paylaşmayı hedeflemek gibi bir amaca yönlendirmez kendini .
Üstelik her insanın baktığı yon farklı olunca gördüğü, kendi bakış açısına göre yaptığı değerlendirmeler de farklı oluyor...

Peki neydi bu okulların amacı? bir alıntı ile aktaralım...

Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam "birliktelik, katılım, yetki" ve "sorumluluk" eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde "Eğitim, Üretim içindedir" şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır.
Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor. Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk).
İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.

Peki sonra ne oldu da bu hedef kitle bu uygulamalardan mahrum edildi?
Ya da şöyle sorayım...
O, okuyan, öğrenen, koyun güderken bile dünya klasikleri okuyan, büyük ideallere sahip olan çobanlar ne oldular ? neden köylerini kalkındıramadılar?

Bir yerlerde tekere çomak mi sokuldu ? ya da bu okulların mezunları kendi tekerlerine kendileri mi çomak soktular?

Bu gün Anadoluda herhangi bir köye gitseniz mutlaka köy kahvesinde oturan, kağıt oynayan, çekirdek çitleyen bir dolu boş adam görürsünüz.

Onlarla konuştuğunuzda hepsi birer başbakandır, ya da ülkeyi yönetmekte üzerlerine adam tanımayacak bir havadadırlar.
Çoğu ilkokul mezunu ya da terktir. Çoğunlukla erkekler ilkokula gitmiştir ama kadınlarda bu oran düşer.
Sorulduğunda ürünlerinden hiç memnun değildirler. Ya yağmur az yağmıştır beğenmezler ya çok yağdı ürün zayi oldu der, şükretmezler. Hep zarardayız derler ama inatla zararda oldukları ürünü eker, biçerler. Gübreyi sorsanız nereye ne kadar atılacak en ufak teferruata kadar bilirler ama en değerli gübre olan hayvan gübresini kemre yapıp sobada yakarlar.Havayı iyi tanırlar, kaba yel mi esecek, karayel mi vuracak adeta havayı koklayıp anlarlar ama seçim havasında bu yetenekleri birdenbire kaybolur.

Bir yazı okumuştum birkaç yıl önce köylüler hakkında..bulabilseydim buraya aynen geçirmek isterdim. Bizim köylümüzü o kadar iyi anlatan başkaca bir yazı daha okuduğumu anımsamıyorum...
Bir paragrafında diyordu ki "bizim köylümüz gökyüzünü yıldızlardan yeryüzünü eşek bokundan tanır. Senede iki ay çalışır, on ay yatar."

İyi hoş da peki o köylerden hiç mi okuyan çıkmamıştı ? madem okumuşlardı neden kendi köylülerinin bakış açılarını değiştirememişlerdi?
Bir kırılma noktası yok mu sizce burada?

Pek cok öğretmen tanıdım yaşadığım süreçte. Bunların benden büyük yaşta olanları hep köy enstitülerinde okuyup sonra öğretmen olmuşlardı.
İçlerinde sanatçı olanlar da vardı.
Ama ortak yanları beni ürküttü nedense...

Pek çoğu inanç eksikliği içindeydi. Yüzde doksanının bakış acıları sol eğilimli idi.
Üstelik yaşadıkları bölgelerden, yani doğup büyüdükleri köylerden uzaktılar ve o köydeki insanlara eşek bokuna bakar gibi bakar olmuşlardı.
Nostaljik açıdan köy kavramı hoşlarına gitse bile kentin kolaycılığı, paranın cazibesi ve rahat onları köylerden uzaklaştırmıştı.
Oysa evlerinden kilometrelerce uzaktaki koy enstitüsüne gidişleri, orada gecen yaşamları, köylünün bu çocuklar okusun da adam olsun diye yaptığı fedakarlıklar unutuluvermişti.
Köy denince akıllarına taze , kopkoyu sarisi olan yumurta, temiz hava, bolluk ve en yeşil yerde yakılacak mangalda yapılacak sefadan başkaca bir şey gelmiyordu…Ne yazık değil mi?
Peki bunun sorumlusu da Demokrat Parti dönemimi sizce?
Bir yazıda okumuştum diyordu ki:
“Feodal yapı bu aydınlanma sürecinde rahatsız olmuştur. Cumhuriyet düşmanları ve din istismarcıları bu kurumun kapatılması için ellerinden geleni yapmışlar ve başarılı da olmuşlardır.”

Ağalık surecine sekte vurulmasından duyulan korkuyu anlayabilirim ama diğer ikisine katılmam mümkün değil.
Bu halk değil miydi Atası ile omuz omuza verip ülkesini düşmanlardan kurtaran.
Ata’ya duyulan sevgi , Allah ‘a olan inançla pekişince ne mucizeler yaratılmıştı Kurtuluş savaşında…
Halkından kopan solun tanımlamaları bunlar olabilir ancak diye düşündüm okurken. O sol değil midir ki halâ halkından kopuk yaşar durur.
Aynı yazıda şu tespitlere yer verilmişti:
Eğer başarılı olunsaydı bugün;
-gidilmemiş köy, okulsuz çocuk
-işlenmemiş tarla
-aç-açık insan, fabrikaları kapatılmış işçiler olmayacaktı.
-Avrupalarda çalışan işçiler
-töre cinayetleri
-boşalmış köyler görülmeyecekti.
Köy enstitüleri kapandığı için olmayan ne varsa olacakmış varsayarak ona yüklemek ne denli doğru size?
Ben yukarıda yazılı olanların köy entitüleri kapanmamış olsa bile olabileceğini düşünüyorum..
Aslına bakılırsa Köy Enstitülerini kuranlar da yıkanlar da kendi durum ve vaziyetlerini güçlendirmek için hareket etmişlerdir. Yani statüko meselesi…
Elbette bu emellerini gizlemek için de “ Köy Enstitü”lerinin üzerinden politika yapmışlardır. Tıpkı son yirmi yıldır imam hatip okullarının üzerinden politikalar yapıldığı gibi.
O zaman şu sonuca varabilir miyiz?

* Ya Rabbena hep bana felsefesine sahip olanlar,
* kendin fikrinden başkaca fikirlerin yeşerip gelişmesini tehlike görenler yani demokratik kültürden, bilim ve bilimsel düşünceden yana olmayanlar,
* dini her daim tehlike görüp ülkede belki %1 bile olmayan irtica hayalcilerini ülke halkının tamamı gibi görerek tüm inananları, mütedeyyin insanları irticacı diye damgalama zihniyetine sahip olanlar,
* yenilikten ürken, ahkâm kesen ama kendine yarar ne varsa aç kurt gibi kapıp kendine mâl edenler,
* dün dündür diyerek ne dünü ne bugünü tam anlayamayanlar,
* hep ilericiyiz diye lanse edilen ama aslında baktıkları dar pencerelerde sıkışarak geriye kayanlar ve ne yazık ki dini bütün Müslümanları gerici diye yaftalayanlar
ve buna benzer düşünceleri her devirde taşıyan her birey ve kurum “ Köy Enstitü”lerinin ve o zihniyetin ortadan kaldırılmasında birinci derecede sorumluluk sahibidir.
Zira bu düşünceye sahip olan okullu cahiller de , okumamışlar da aynı paralelde birleşmekteler.
Bugün imam hatip okullarını tehlike sayar, başı örtülü diye kızları okullara sokmaz, köydeki kızın yeri okul değil evidir diye düşünür, kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin der…
Şehirdeki kadını reklam aracı olarak muz gibi soymayı marifet sayar da evlenmeye gelince nedense tesettürlüyü tercih eder.
Elin kadınına kızına salya akıtır ve eğer başarabilirse onların vücudundan istifade eder ama evlenirken ille de bekaret zarı derdindedir.
Kiminin gözü öylesine döner ki öldürür sonra tecavüz eder.
Yine kadını para ile satın almayı, öldüresiye sevmeyi, eşek gibi dövmeyi tercih eden nice okumuş cahilleri de zikretmeden geçmek istemem.
Ama elbette sadece erkeklere yüklenmek, onları suçlamak da haksızlık olur.

Nice hanımlar da var ki kimi çıkar kuran yerine bale öğrensin der, Muhammed isminden rahatsız olup bir arkadaşının ismi Muhammed diye “ne büyük ironi” diyebilir…
Kimileri zengin erkekleri muz niyetine soymayı meslek edinir, kimi dolandırmayı kimi kafasında balta kırmayı tercih eder…
Kimi aldatmayı, kimi ne seninle ne sensiz demeyi , kimisi küfretmeyi kimisi yüceltmeyi seçer…
Kimi sımsıkı sarınır örtüsüne ama şehrin ormanlık alanlarında kırmadığı ceviz kalmaz. Özellikle internet üzerinde sahip oldukları sınırsız alanda en iyi at koşturucular da bu grubun içindedir.

Ben Köy enstitülerinin kapatılmasında tek bir zihniyetin egemen olmadığını düşünenlerdenim vesselam.
Bazen bugün imam hatiplilere yapılan zulüm köy enstitülerinde yetişen sol görüşlülerin intikam alma şekli bile olabilir diye düşünmüyor da değilim hani.

İster köy enstitüsü olsun ister imam hatipli, önemli olan insanların hem bilimi hem dini birlikte öğrendikleri, dünyayı anlamak için çaba sarf ettikleri, komşunun tavuğunu kaz görmeden, kendi elindekini ne kadar değerlendirebileceğine kafa yoran, ülkesini seven, etnik köken gözetmeden birlik olmayı başarmaya gayret eden, düşmanlık ve nifak tohumlarını reddeden bir eğitimle donatılmalarıdır.

Yaradılanı yaradandan ötürü seven ve sayan, yardımsever, aklı, mantığı ve vicdanı bir paralelde gidebilen insanlar olabiliyorsak , bizlere sunulan eğitimde eşitlik sağlanabiliyorsa, cinsiyet ayırmadan eğitimin önemini kavrayabiliyorsak, ister köyde eğitim alın ister şehirde fark etmez.

Yeter ki gökyüzünü yıldızlardan , yeryüzünü eşek bokundan tanıyan bir zümre olarak yaşamayı ilke edinmeyelim.

Hiç yorum yok: