13 Ağustos 2009 Perşembe

Domalan ya da dolaman…



Güneş, olanca parlaklığı ile içimizi, dünyamızı ısıtırken, gökyüzü bir gün önce yağmurlarını boşaltarak yükselen kar beyazı

bulutları masmavi kollarıyla sarmalıyor. Kuşlar neş'eyle cıvıldaşıyor.
Sözün özü hava güzel mi güzel.
Aslında güzel demek de yetmez. Bazen kelimeler kifayetsiz kalır.
Kır şebboyları misler gibi kokularını salıvermişler. Öyle büyülü bir koku ki bunu nasıl anlatayım bilemiyorum.
Bilen bilir ne demek istediğimi…

Havadaki o muhteşem kokuyu koklamak isteyenlere ise bu mevsimde Anadolu kırlarını tavsiye ediyorum.
Papatyalar kar beyazı elbiselerine sarı düğme takmış kibar hanımlar gibi…
Peygamber çiçekleri gökyüzüne hayran hayran bakıp adeta tefekkür ederlerken, ben de onlara bambaşka hayranlıkla bakıyorum.

Minik gelincikler, sarı çiğdemler, ballı babalar, ismini bilemediğim bir dolu çiçek ve zümrüt gibi çayırlar bizi çağırıyor sessizce.
Yağmurun yıkadığı tabiat tüm ihtişamı ile bizi beklerken eve kapanmak olur mu?

Eşimle aynı düşüncede olduğumuzdan kahvaltıyı yapar yapmaz fırladık evden, başladık yürümeye.
Yürüdükçe yürüyesi geliyor insanın. Ne yana baksan ayrı bir çiçek, ayrı bir güzellik.
Ah benim güzel yurdum, ne bereketlisin.

Yaklaşık onbeş, yirmi dakika yürüyüp bir tepeye vardık.
Biraz soluklanmak için durup çevreyi seyrederken karşı tepede pek çok insanın birbirlerinden ayrı olarak sağa sola doğru yürüdüklerini gördük.
Hepsi yere bakarak yürüyorlar.
Garipsedik elbette. Zira bu güzel günde çevredeki muhteşem güzellikler dururken sadece yere bakarak yürümek akla bir tek şeyi getiriyordu.
Herhalde bir şey kaybettiler onu arıyorlar…

Merakımızı yenemeyip o tepeye doğru yürümeye başladık. Yaklaştığımızda gözlerini yerden bir an bile olsun ayırmadan dolaşan insanlarının hepsinin elinde bir değnek ve naylon torba olduğunu görünce daha da şaşırdık.

Ara ara durup değneği yere vuruyor, sonra da toprağı eşeleyip yürümeye devam ediyorlar.

Tamam, bu mevsimde köy kadınları küçük gruplar halinde acı güney, yemlik, toklubaşı, kuzu kulağı, labada gibi otları toplarlar bunu biliyorum ama değnekle dolaşanları ilk kez görüyorum. Üstelik sadece kadınlar değil, kadınlardan daha fazla sayıda erkek de var.
Sonunda yanlarına ulaştık ve ne aradıklarını sorduk.
"Domalan arıyoruz" dediler.
Domalan da ne?
Böyle bir otu ilk kez duyuyorum.
Güldüler bana…Zira aradıkları ot değil mantarmış…
Ama bu mantar bizim bildiğimiz, marketlerde satılan mantarlardan değilmiş meğer.
Toprak altında olurmuş, patates gibiymiş.
Bu mevsimde, özellikle yağmur yağdıktan sonra olurmuş.
Allah Allah…bunu ilk defa duyuyoruz. Merakımız iyice arttı.
Bulan var mı dedik. Elleriyle en tepede oturan yaşlı bir amcayı gösterdiler.
Hemen o yöne seğirttik.
Yüzü güneşten mi kararmış, yoksa yaradılışından mı esmer olduğunu tam anlayamadığım, bembeyaz saçlı, yılların damgasını vurduğu kırış kırış yüzüne rağmen gencecik bir delikanlı gibi capcanlı bakan gözleri ile beni şaşırtan bu amca, hayli ilerlemiş yaşına rağmen elindeki sigarayı da fosur fosur içerek beni daha da hayrete düşürüyor.

Selamlaşıyoruz.

Domalanı görmek istediğimizi söylüyoruz. Büyükçe, siyah bir naylon poşeti gösteriyor eliyle.
Poşet ağzına kadar dolu.
Gerçekten patates gibi bir şekli var ama ilk bakışta bana daha çok yer elmasını anımsattı. Bazıları koyu kahve renginde, bazıları ise daha açık renkli. Kimi patates kadar iri, kimi ceviz kadar. Bizim bildiğimiz mantarlar hem beyaz, hem de yumuşak. Bu ise daha sert.
Amcanın yanına oturuyoruz. Eşimle sohbete başlıyorlar.
Meğer amca bu işlerin uzmanıymış. Yöredeki tüm otları, mantarları bildiği gibi hangi mantar hangi yerde daha fazla olur, hangi saatte bulunur hepsini bilirmiş.
Onu tanıyanlar da amcanın gezindiğini görünce peşine takılıp domalan ararlarmış.

"Onlar arar ama ben bulurum" diyor.

Sigaradan rengi dönmüş dişlerini göstere göstere gülüyor. Gülünce yüzü aydınlanıyor. Bu öyle bir aydınlık ki ne yüzünün esmerliğini, ne dişinin sarısını görmüyor insan. Anadolu insanının güzelliği çıkıveriyor ortaya o kocaman gülüşle.

Diğer yanındaki torbaya uzanıyor ve içinden bir bohça çıkarıp açıyor. Bohçanın içinde dört beş tane dürüm var.
Dürüm dediğim, köy kadınlarının , içine değişik malzeme koyup, sigara böreği gibi sardıkları yufka ekmeği.
O yufka ekmeklerin içine bazen sadece ot koyar yerler, bazen haşlanmış patatesle yapılan salata, bazen peynir , bazen de yine yufka ekmek kırıntılarını tereyağında kızartıp bunu dürüm yapıp yerler.

Amca bize dürümlerden ikram ediyor. Bu dürümler bildiklerimizden farklı imiş yani domalanlı dürümmüş.Amca kocaman dürümlerden birer tane uzattı ama kabul etmedik.
Öyle ısrar etti ki hem ayıp olmasın diye hem de tadını merak ettiğimizden sadece bir dürümü alıp ortadan ikiye böldük ve yemeğe başladık. Müthiş bir lezzet.

Nasıl pişirildiğini sordum hemen.
İyice yıkanıp incecik dilimlenen mantarlar, soğan, domates, yeşil biber eşliğinde kendi saldığı su ile iyice pişiriliyormuş, ateşten indirmeden önce üzerine yumurta da kırılıyormuş, yufka ekmek eşliğinde ister bandıra bandıra, ister dürüm edip
yeniyormuş.

Afyon bölgesinde Dolaman, Konya taraflarında Domalan denilen mantar ile böyle tanıştık.

Yaşlı amca uzayan sohbette bize bu mantarın nasıl bulunacağı hakkında bilgiler de verdi.

Otların çok sık olmadığı, daha çok taşlı topraklı yerlerde bulunurmuş. Yerin altında büyüyünce toprağı çatlatırmış ama toprak hafif yükselir ve ortadan üçe çatlarmış. Sopa ile yere vurunca düz toprağa vurulunca çıkan sesten farklı bir ses çıkarmış. İşte o zaman sopa ile toprağı eşelersek altındaki mantarı görürmüşüz.

Bunları dinleyince arazide gezen insanların kaybettikleri bir şeyi bulmak için değil, mantarları bulmak için sadece yere baktıklarını öğrenmiş, amcanın Anadolu insanına has paylaşımcılığı ile bu mantarın tadına da varmış olduk.

İzin isteyip kalkarken bu yaşlı amca bize bir pişirimlik mantarı da hediye edince değmeyin keyfimize.

Dönüşte biz de başladık yere bakmaya…olur ya belki buluruz.
Bulamadık elbette.

Günün kârı hediye mantarlar, kocaman bir demet kır çiçeği toplamak ve bu güzel havada uzunca bir yürüyüş yaparak ciğerlerimize mis gibi havayı doldurmak oldu.

Eve dönüşümde hemen internette araştırma yaptım.
Meğer bu mantar içinde etten çok daha fazla protein bulunduran eşsiz bir nimetmiş.
Avrupa'da çok yüksek fiyatlarla satılıyormuş.

Vazomdaki çiçekler evimin havasını bir anda değiştirirken "Ey Allah'ım, dedim. Sen ne büyüksün. Et alacak para bulamayan garibanın, fakir fukaranın sofrasına etten daha değerli bir nimeti topraktan fışkırtarak, bedava sunuyorsun."
Şükürler olsun, verdiklerine hamdolsun.

Yarından itibaren gözüm çiçeklerden, böceklerden, bulutlardan, kuşlardan gayrı "acaba bu mantardan bulur muyum" diye yerde olacak.
Elimde de bir değnek…
İlla ki…


Çiğdem ALTINÖZ


Not:Başta canım annem olmak üzere tüm annelerin, anne olamasalar bile içlerinde o yüce duyguyu taşıyanların "Anneler günü"nü kutlar, mübarek ellerinden öperim.





***


Rhizopogon luteolus...yani domalan mantarı


Şapka
Mantar, küremsi, birazca uzun ve armut veya soğan, patates şeklinde, 3 cm kadar ceviz büyüklüğündedir. Yüzeyi derin, dar oluklu, labirent gibidir. Dış kısmı kösele gibi, esnek ve sarı esmer renktedir. Gençken saman rengindedir, daha sonra esmer ve pas rengine değişir. Yüzeyi ince tüylüdür, bilhassa dibinde, bükülmüş yuvarlak, ince esnek iplikler vardır.

Etli Kısım
Yarıklı, katı ve başlangıçta beyazımtraktır, daha yaşlandığı zaman zeytin yeşili kahverengi olur ve lapa gibi bir kitle halinde erir. Kuruyunca oldukça serttir ve renk bakımından sarımtraktır.

Koku
Önceleri zayıftır, daha sonra gübre suyu veya hayvan pisliği gibi fenadır.

Yetişme Yeri ve Zamanı
Oldukça nadir bulunan bu mantar her yerde yetişebilir. Özellikle kumlu iğne yapraklı ve çam meşçereleri toprağında yapısı toprak içinde olmak üzere gelişir. temmuz-Ekim ayları arasında görülür.
Domalan mantarının bir başka türü de aşağıda resmini gördüğünüz, Rhizopogon rubescens olarak adlandırılan mantardır.
Bu mantar da toprak içinde gelişir.






10 Mayıs 2009

Hiç yorum yok: