Tek
kaşını hafifçe yukarı kaldırdığı zaman, alnında iki derin çizgi olurdu ki böyle
zamanlarda asla sinirleneceği sözler söylememek, suyuna gitmek gerekirdi.
Aslında
öyle çabucak sinirlenen bir yapısı da yoktu, sabrı engin deniz gibi desek
yanlış olmazdı.
Bazen
gözleri bulutlanırdı.
Eğer boynu hafif sağa eğik, gözlerini bir noktaya
sabitlemiş adeta bu dünyada değilmiş gibi dalıp gitmişse bilirdim ki O’nu
düşünüyor ve içi acıyor.
Güzel
kadındı, alımlıydı ve bunu bilirdi.
Beline
inen dalgalı sarı saçlarını şöyle yalancıktan toplar, el çabukluğu ile başının
üzerine dürüverip, bir de kurşun kalem geçirdi mi arasına, kuaförden yeni
çıkmış değme hatunlara değişilmeyecek bir görüntüsü olurdu.
Dudaklarını
büzüp, arkasına yaslanıyor ve derin derin bakıyorsa bilin ki sizi enine boyuna
tartıp, biçiyor, kendi not sistemine göre bölüyor, çarpıyor, topluyor,
çıkarıyor.
Gözleri
sola yukarı doğru gitmişse, mutlaka geçen yazın hayalinde asılı bir resmine
bakıyor, O resim ki ya bir deniz kıyısında, ya yeşilin kucağında, ya bir
baharın erguvanına boyanmıştır ve köşeciğinde çağla yeşili takılı kalmıştır.
Düşünde
mutluluk ve hüzün bir aradadır.
Bunu nemlenen gözlerinden anlamak öyle kolaydır
ki.
Yağmur esintisi başlar yüzünde.
Duyarlı, hassas, şiir gibi kadındır
vesselam.
Durup
dururken bir söz eder, otur felsefe yap.
Dün
gece yine öyle gecelerinden birindeydi.
Düşünceden düşü düş, geriye ne kalır ki
deyiverdi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder